MaviMelek
Hermes Kitap
"Kaynağını akılda ve yalnızca ahlaki güçte bulan hiçbir düşünce ve söz, yararsız ve boşuna değildir." Rotterdamlı Erasmus / Stefan Zweig

[Editör'den] | Hasan Uygun

Rotterdamlı Erasmus | Stefan Sweig

"TARAF OLMAYAN BERTARAF OLUR"
-ya da Hümanizmin ve sağduyunun yüce sembolü olarak Rotterdamlı Erasmus

Doğduğumuz andan itibaren ebeveynlerimizin, mahallemizin, semtimizin, ülkemizin; eğitim ve iş hayatımızın bize dayattıkları olarak, günlük hayatta karşı karşıya kaldığımız en basit tercihlerden toplumsal altüst oluşun kaçınılmaz olarak kendini dayattığı çalkantılı dönemlerdeki siyasal tercihlerimize kadar, tercih; hep karşı karşıya olduğumuz zorunlu bir durummuş gibi, bir "Demokles Kılıcı" keskinliğiyle önümüzde sallandırılır. Her seferinde birinden birini seçmemiz için, iyiyle kötü ayrımına başvurulur ve namuslu, erdemli, iyi yürekli ve haktanır bir insan olmanın karşılığı olan iyilikle, bunların karşısında duran kötülüğün tek müsebbibi ya da engelleyecek tek güç bizmişiz gibi vicdanlarımızın kulaklarına seslenilir, uyum göstermemiz beklenir bizden; ancak akıl ile sağduyunun balmumu döktüğü kulaklar ise böylesi durumlarda lanetlenerek saf dışı edilirken bağnazlığın kör kuyularında aidiyet hissiyle kıvranan bünyeler yüceltilerek seçim yapmanın erdemine vurgu yapılır.

Irvine Welsh'in Trainspotting isimli romanında sağlıklı bir yaşam tercihinin avantajlarıyla birlikte toplumun koyduğu normlara uymamanın dezavantajları çok açık bir şekilde ortaya konulmaktadır. Ve ironik de olsa tercih yapma zorunluluğunu şu cümlelerle özetlemektedir Welsh: "Hayatı seç. Mesleğini seç. Kariyerini seç. Kocaman siktirici bi televizyon seç, otomatik çamaşır makinesini seç. Arabanı, CD çalarını ve elektrikli ev aletlerini seç. Sağlığını, düşük kolesterolü ve dişlerine ilk günkü gibi bakmayı seç. … Çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin gerzek veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç."

Rotterdamlı Erasmus

Evet, hep bizden bir şey(i)leri seçmemiz beklenir; dört yanlış bir doğrudan tutun da büyüyünce ne olmak istediğimize kadar. Sanki insan olarak varlığımızın başka türlü anlam kazanması mümkün değilmiş gibi iki keskin uçtan birini tutmak, ve ellerimizi sürekli kanatmaya mahkûm mazoşist kölelermiş gibi çağın koşullarına uymak beklenir bizden.
Tercih, yüreklerimizi durmadan ikiye bölen, bağnazlık üreten; ama yine de dışında kalamayacağımız bir dünyanın zorunlu elementi gibi maddi ve gerçek olageldiği sürece, gönüllü ya da zorunlu olarak sürüklendiğimiz ırmakların köpüklerinden başka da bir şey değildir öte yandan. Tüm korkunçluğu ve acımasızlığına rağmen köpüren ırmakların dalgaları önünde ya da ardında olmak, durulduğunda krem rengine çalan köpüklerin de eridiği gerçeğini örtemiyor. Yağmur sularıyla coşan, yatağına sığamadığı için kabaran, kabardığı için de öfkesinden kuduran, aynı kudurganlıkla önüne çıkan ne varsa yıkıp geçerek kendi maddi varlığına katmaya çalışan ırmağın suları, ona hasret kalan toprağa kavuştuğunda, bir an için doyumsuz bir buluşmanın, anlamını bir daha hiç kaybetmeyecekmiş gibi duran bir davanın ulvi değerleriyle sarsılır. Ama toprak suyu emdikçe doyar, doydukça da kusmaya başlar. Artık kendi üzerindeki özlediği değil, tiksindiğidir.
Irmak da sevdasına kavuştukça durgunlaşır ve bir süre sonra yatağına dönmek zorunda kalarak özlemini duyduğu bünyeye yabancılaşır.
İnsanlık tarihi, bilmenin ve bilerek üst üste konulan düşünsel birikimin dünyaya yön vermesinin olumlu örnekleriyle olduğu gibi, bilmemenin fakat inanmanın ya da biliyor zannetmenin yarattığı aidiyet duygusunun etrafında örgütlenen bağnazlığın sebep olduğu yıkım ve acıların olumsuz örnekleriyle de dopdoludur. Acı ve kanın gölgesine sığınanlar, hep tercihlerimizin hayatiliğiyle, birey olarak varlığımızın ancak bir tarafa ait olmakla anlamlanacağına dair argümanlarla çıkarlar sağduyunun karşısına. Ve lanetli, ateşten bir gömlek gibi durur gardırobumuzda çoğu zaman sağduyu. Öyle anlarda o gömleği giymeye çalışmak en hafifinden kaçkınlık, korkaklık, cesaretsizlik ve idealsizlikle suçlanmayı; toplumun dışına itilmeyi göze almayı gerektirir.

Kim toplumun dışında kalmayı göze alabilecek kadar cesaret sahibidir ki!

Kim önüne demokrasi zırvalığıyla konulan seçeneklerin gerçekten seçicisidir? Herhalde hemen hemen hiç kimse. Toplumsal yaşam ekonomik, siyasi, ulusal ve dini konumlanışımıza göre, aile ve iş hayatından, siyasi düşüncelere kadar bir tarafta olmamız konusunda durmadan bizi baskı altında tutuyor. Seçmenin hak ve bu hakkı kullanmanın kişisel bir tercih olduğu gerçeğinin üstü hep örtbas edilerek yükümlülük haline getirilmesi ise, birey olarak varlığımızı tehdit eden en büyük yanılsama.
A ile B arasından birini seçmek gibi keskin bir tercih söz konusu olduğunda aşağılanmak pahasına görüş belirtmeyen ve sadece ve sadece bilim ve sanata olan inancıyla, sarsılmaz bir sağduyu timsali olarak Batı Hümanizminin, hümanist düşüncenin temellerini atan Rotterdamlı Erasmus, aynı zamanda her türlü bağnazlığın önündeki sağlam bir kale gibidir de. 15. yüzyılın 16. yüzyıla doğru aktığı çalkantılı bir zaman diliminde Avrupa'da doğmuş bir dünya vatandaşı olarak Erasmus'un kişiliğini şöyle özetliyor Ahmet Cemal, Stefan Zweig'ten Türkçe'ye kazandırdığı Rotterdamlı Erasmus – Zaferi ve Trajedisi kitabının önsözünde: "Her türlü zorlamayı yadsıyıp her koşul altında iç özgürlüğünü koruma uğrunda çaba harcamak, kimsenin efendisi olmaya kalkışmamak, fakat kimseye de boyun eğmemek; her türlü taraf tutmadan, özellikle de içine zorbalığın karıştığı çekişmelerden kaçıp kendi kitaplarının dünyasına sığınmak; hiçbir sav ya da düşünceye baştan düşmanca yaklaşmamak; ama buyurgan bir nitelik almaya başladığı anda, her savın ya da düşüncenin karşısına dikilmek…"
Stefan ZweigAlman edebiyatının dünyadaki en güçlü kalemlerinden biri olan Stefan Zweig, romanları ve diğer yazınsal türlerdeki denemeleriyle birlikte büyük bir ustalıkla kaleme aldığı biyografileriyle ünlüdür. Kendi yaşadığı dönem ile Erasmus'un yaşadığı dönem arasında bir koşutluk da kurarak kaleme aldığı bir başyapıt olan Rotterdamlı Erasmus, özelde Erasmus'un yaşamına yöneltilen güçlü bir ışık olmakla birlikte, genelde bağnazlığın her türlüsüne karşı bir savaş ilanı niteliğini de taşır.
Milliyetçi kışkırtmaların gölgesindeki bağnazlığın, ille de bir tarafa ait olma duygusunun yarattığı sürü psikolojisinin ve iki kampa bölünmüş olan kitlenin dünyayı bilim ve felsefenin değil de kılıcın, top ve tüfeğin düzelteceğine dair boş inancının giderek tekrar yüksek sesle dillendirilmeye başlandığı 1930'lu yıllardan itibaren tıpkı Rotterdamlı Erasmus gibi, dizginlerinden boşalıp sel sularıyla kudurmuş azgın ırmağın ne önünde ne de ardında durmamaya özen gösteren, hatta bu gidişin gidiş olmadığına inanan Zweig, yaşamı boyunca yorulmaksızın hümanizme vurgu yaptı.
Bu vurgulardan birinin ürünü olan Rotterdamlı Erasmus, Zweig'in biyografi türündeki eserlerinin de başyapıtıdır. Doğumundan ölümüne kadar, Erasmus'un hayatını didik didik araştıran, onun temsil ettiği düşüncenin izlerini süren ve bunun sonucunda Avrupa'nın 15. yüzyıldan 16. yüzyıla geçiş dönemindeki siyasi çalkantıların haritasını çıkaran Zweig, kitapta kimi yerde Erasmus'a yükleniyor gibi görünse de son noktada onun değerlerini sahipleniyor.
Hümanist düşüncenin Avrupa'daki fikir babası Rotterdamlı Erasmus'un annesi babası belli olmayan, kiliseye bırakılmış yetim bir çocuk olarak içinde bulunduğu kurumun tüm bilgi birikimini özümsemeye aday olması, aslında ona yetimliğini de unutturmuştur. Çocukluğundan itibaren bilgiye ve okumaya olan susamışlığı onu hayatı boyunca loş ışıklı soğuk kütüphanelerin müdavimi de yapar. Nerede doğduğu tam olarak bilinmeyen Erasmus, ancak yaşının ilerleyen dönemlerinde bulunduğu şehirler onun adıyla anılmaya başlayınca özümsediği bilginin içindeki saçmalıkları da fark etti. (Aslında çok daha önceden de fark etmişti; ama o an için içinde bulunduğu durum bunu dile getirmeye uygun değildi.) Fakat bunu direkt olarak bağırıp çağırarak duyurmak yerine, küçük küçük dokundurmaları, yergileri, ironileri centilmence salvoları yeğledi. Bunun için Deliliğe Övgü'yü yazdı. Ve belli ikilemler arasında konumlanmaktansa tek bir düşüncenin; yani Avrupalı olma düşüncesinin etrafında konumlanmanın ve düşmanlıklar ve sürtüşme yerine bilime ve felsefeye ağırlık verilmesi gerektiğinin metinlerini üretti. Bilime ve sağduyuya olan saygısıyla, elbetteki içinden çıktığı kurumun saçmalıklarını da dile getirdi; ama bunu yaparken kilisenin de tepkisini çok çekmemeye çalıştı. Ancak söz bir kere ağızdan çıkar. Ve bunu başka birisi alır, evirir çevirir kendi kalıbına uydurur. Rotterdamlı Erasmus'un, Roma'nın para karşılığı günah affetmesinin gerçek İncil'e uyan bir durum olmadığının yorumu, Luther King'in Almanya'da Protestanlığı örgütlemesinin, kiliselerin yağmalanmasının, Roma'da tekrar odunların ateşlenmesinin ve yıllar sürecek yeni din savaşlarının da tohumudur. Hiçbir zaman gerçek anlamda böyle bir şeyi hedeflemediğini her seferinde yineleyen ve bütün saçmalıklara rağmen yine de en iyi savaşın, en kötü anlaşmadan daha kötü olduğunu vurgulayan Rotterdamlı Erasmus ise, tüm iyi niyetine rağmen bir dönem sadece alaya alındı. Kendi tarafına çekmeye çalıştığı her iki güce de eğilim göstermeyince her iki kamp tarafından da düşman ilan edildi. Fakat o, bütün bunlara rağmen sağduyunun ve uzlaşmanın sesi olmaya devam etti.

Bu bütün çağların en büyük retorik ve ironi sanatçısının, bu bilimin ve felsefenin etkisindeki keskin zekânın ve elbette ki Avrupa Birliği düşüncesinin fikir babasının, yani Rotterdamlı Erasmus'un zaferi ve trajedisinde Stefan Zweig'ın gördüğü ise, aslında Hümanizmin büyük ama ulaşmasız bir ütopya olduğu ve bilim ve felsefenin karşısında bağnazlığın, kaba gücün, kamplaşmanın, kör şiddettin, boş inancın ve kitle psikolojisinin hep baskın çıktığıdır.
Birinin, herhangi bir kötü niyeti ve kitle hareketini hedeflemeksizin bulduğu bir gerçek, başka ellerde çok tehlikeli bir silaha dönüşebiliyordu demek ki.
Ve taraf olmamanın mümkün olmadığı bir dünyada bertaraf olmamak için kişiye kalan tek tercihin intihar etmek olduğunu kendi yaşamıyla ispatladı.
Ancak Avrupa'da yükselen savaş çığlıklarından duyduğu rahatsızlığı dile getirmek için karısıyla birlikte 1942 yılında intihar etmesine rağmen Zweig, yine de Nazizm'in etkisindeki kitlenin psikolojini insanlık adına kıramadı. Aramızdaki en büyük çekişmelere rağmen, savaşın gerçek bir tercih olamayacağının diyeti olarak kendi bedenini öne süren Zweig, ne yazık ki İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'nın tekrar Erasmus'un fikrine doğru yaklaştığını da göremedi. İçinde sorgulanabilir argümanlar barındırmakla birlikte ve Hümanizmin idealleri çerçevesinde olmasa bile, bugün Avrupa'nın kendi çıkarları çerçevesinde birbirleriyle savaşmamasını öğrenmesi, aslında insanlık adına kazandığımız değerlerin hiç de azımsanamayacağının da göstergesidir.
Geriye bugün ülkemiz dahil, bütün dünyada tekrar sesi yükselmeye başlayan bağnazlığı anlamak ve bu bağnazlığın karşısında tercih diye sunulanın da içinin kof olduğunu görmek ve seçim saçmalığının rüzgârına kapılmamak kalıyor ki, seçmek her iki olumsuzluktan birine onay vermek ve seçtiğin tarafın sorumluluğunu üstlenmeye kadar götürür insanı.
İnsanlık değerlerine vurgu yapmak, insanın koşulsuz şartsız hiçbir iradeye ait olamayacağının altını çizmek, çıkarlar bile söz konusu olduğunda haktanır olmak, hurafenin, boş inancın ve kitle psikolojisinin değil, her türlü soyutlamayı kendi iradesiyle yapabilen bağımsız kişiliğin önemine dikkat çekmek ise, olsa olsa korkaklık, kaçkınlık ve yılgınlığı örgütlemektir.
Ancak yine de savaşın yıkıntıları üzerinde yükselecek bir medeniyettense, savaşın mal olacağı yıkımları düşünerek düşmanlığı örgütlememek, en insancıl seçenek gibi duruyor ki, tarih birçok kez Erasmus'u haklı çıkarmıştır; Zweig'ı da.

Sayı: 25, Yayın tarihi: 11/05/2008

hasan@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics