MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"Ay denizi içilebilir bir hale getirmişti. Ben de herkes gibi evvelâ denizin üstünde yürümek, yürüyebilmek istedim." "Ormanda Uyku" / Sait Faik

[Deneme]"Sait Faik'i ve Öykücülüğünü Anlamak" | Evrim Övüç

Sait Faik | Berç Toroser

"BEN BAYRAKLARI DEĞİL
İNSANLARI SEVERİM"

Sait Faik'i Tanımak

23 Kasım 1906'da Adapazarı'nda doğan Sait Faik'in çocukluğu Adapazarı'nda geçiyor fakat zannediyorum o camiadan pek haz etmiyor. İlköğrenimini Rehber-i Terakki Okulu'nda, ortaöğreniminin bir bölümünü İstanbul Erkek Lisesi'nde, bir bölümünü ise Bursa Lisesi'nde tamamlıyor (1925-1928). Yükseköğrenimine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü'nde başlıyor (1928) fakat iki yıl sonra babasının isteği üzerine, iktisat eğitimi için Venedik üzerinden İsviçre'ye gidiyor. Sanatı ve kişiliği üzerinde derin izler bırakacak çok sevdiği, bir Fransız şehri olan Grenoble kentinde üç yıl yaşıyor.

Fransa'dan döndükten sonra bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi'nde Türkçe öğretmenliği yapıyor. Çocukluğundan beri tüccar olmasını istediği babasının zorlamasıyla ticarete atılıyor fakat başarılı olamıyor. Babasının 1939'daki ölümüyle geçimini yalnızca kalemiyle sağlamanın yollarını ararken, kısa bir süre Haber gazetesinde muhabirlik yapıyor (1942). Yazarlığa lise yıllarında başlayan Sait Faik'in ilk şiiri Mektep dergisinde (1925), ilk yazısı "Uçurtmalar" Milliyet gazetesinde yayımlanıyor (1929). Sait Faik, 1934'ten itibaren kendini neredeyse bütünüyle öyküye veriyor. Daha önce Atatürk'ü de onur üyeliğine seçen, ABD'deki Uluslararası Mark Twain Derneği tarafından çağdaş edebiyata yaptığı katkılarından dolayı onur üyeliğine seçilen (1953) Sait Faik, 11 May ıs 1954'te İstanbul'da, her şeye rağmen çok sevdiği hayata gözlerini kapıyor.

"Çiçek ve balık adlarını bilmeyen hikâye yazamaz"

Samimiyet, Sait Faik'e en çok yakışan sıfatlardan biri zannediyorum. Konuşma hissi uyandıran şiirsel bir anlatıma sahiptir yazıları. Canlı tasvirleri ile deniz kokusunu yahut bir bahar çiçeğinin kokusunu burnunuzda hissedebileceğiniz müthiş duygular yaratır okuyucuda. Kendine özgü bir tarz yaratmıştır. Bir gelenek oluşturma kaygısı taşımamıştır. Bağlı olduğu bir akım yoktur. Entelektüel bir çabası yoktur. Burjuva kökenli olduğu halde yoksul insanları anlatır öykülerinde. Zenginleri eleştirir fakat kendi sınıfından koptuğu da pek söylenemez. İstanbul'u çokça işlemiştir hikâyelerinde. İstanbul'un kalabalık semtlerini, kenar mahalleleri, balıkçıları, adaları son derece yalın ve etkileyici bir dille anlatır Sait Faik. Deniz kıyısı, balıkçılar, vapur iskelesi, boyacı çocuk, ihtiyar bir dilenci onun hikâyelerinin öğeleridir.

"Çiçek ve balık adlarını bilmeyen hikâye yazamaz" diyen Sait Faik'in tek derdi tasası sezonun ilk lüferini tutmak olmuş. Kavun acısı bir yalnızlık içinde anılarıyla hayallerini sarmalamıştır. Doğaya çıkar, doğayı yazar. Bir fahişeyle sevişir, en mahrem anlarını yüzümüzü kızartarak yazar. Hayvanları çok sever, insanlaşmış hayvanları yazar.

"Yazmasam deli olacaktım"

Durum öyküleri yazan Sait Faik yazmayı her şeyden çok sever ve içinde bulunduğu halet-i ruhiyesini şöyle ifade eder, "Söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Sait Faik'in yazmak ile ilgili hallerini öğrenince, kendi haleti ruhiyeme baktım ve gördüm ki, onun gibi usta öykücüleri okumasaydım, onun gibi erdemli insanların da var olmuş olabileceğini bilmeseydim asıl ben delirecektim.

Mektuplarında, röportajlarında, öykülerinde, seçtiği sözcüklerde, Sait Faik'in mütevazılığına ve içtenliğine hayran olmamak elde değil. Hayatının belli dönemlerinde, tembellik ve başarısızlık gibi sıfatlara da sahip olmasına karşın, Sait Faik, "Ben bayrakları değil insanları severim" diyebilen bir sevgi neferi olarak hayattaki duruşunu belli etmiş, iyilik ve sevgi adına tembellik etmemiştir.

Bitmemiş Senfoni ve Sait Faik Kaynakçası

"Hikâye tarzı benim yazı yazmam için bir vesiledir"

Nitekim, Çorumlu okurlarına cevaben yazdığı bir mektubunda da Sait Faik'in bu içtenliğini görmek mümkündür. Aynı zamanda edindiği yazın biçimini kendi ağzından anlatan Sait Faik'in bu mektubu, okuyucularına fikir vermesi açısından da önemlidir.
"Dehşetli mektubunuzu aldım. Herkes bu kadar yazı yazanlara hayran oldular. Bana gelince pek öyle okuyucu mektupları almam. Siz herhalde ilk değilsiniz. Ama insanı cevap vermeye sürükleyen itinanıza karşı ben de bir şeyler yazayım. Sorularınıza cevap vermemi istiyorsunuz. Kendinden bahsetmek iyi bir şey değil… Ama çaresiz. Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane de şiir yazdım. İçinde hikâye kokuları var dediler. Demek ki ben ne hikâyeciyim ne de şair. İkisi ortası acayip bir şey. Ne yapalım beni de böyle kabul edin. Memleketi gezmek. Ah dostlarım nasıl isterim bilmezsiniz. Ama ne ile?.. Nasıl? Bunun manasını anlarsınız. Seyahat edecek param yok. Parasız da yola çıkılır mı? Gelsem herhalde bir hafta misafir edersiniz umarım. Ama her yerde sizin gibi dostlar bulabilir miyim? Ben insanları tek cephelerinden göremiyorum. Bence insanın yaptığı şu vakanın veya bu vakanın ehemmiyeti vardır. Ama daha çok insanın kendisi beni ilgilendiriyor. Hareketi, konuşuşu, düşünüşü, yürüyüşü, hatta bütünüyle insanın kendisi.
Müthiş vakalar dünya yüzünde ve insan hayatında mütemadiyen tekerrür etmez gibi geliyor bana; ama pekâlâ herhangi bir ufacık vakanın bir insan hayatında, bir insan üzerinde tesir yapabileceği merakımı çekiyor. Mesela bir erkek bir genç kızı seviyor diyelim. Bu kız birdenbire nişanlanıyor. Benim için mühim bir hadise… Hikâyeyi böylece bitiriyorum. Bizim sonuç dediğimiz şey ölüm gibi, pis gibi, delilik gibi, intihar gibi nihayetle biten şeydir. Benim hikâyelerimin kahramanlarını öldükleri zaman bile yaşamaya devam eder gibi öldürmek isterim. İnsanları yaşarlarken yakalayabiliyorsam ne âlâ. Sonuçlu şeyleri sevmiyorum da onun için böyle yazıyorum. Bununla hikâyelerimi methettiğimi sanmayın. Ben iyi bir hikâyeci değilim. Hikâye tarzı benim yazı yazmam için bir vesiledir. Düşündüklerimi, duyduklarımı, sevdiklerimi, üzüntülerimi ve işittiklerimi, gördüklerimi benden başkalarına temizce bir lisanla anlatmaya çalışırım. Hikâye değildir yazdıklarım, hikâyeye benzer bir konuşmadır. Sıkmıyorsam mesele yok, oturup hemen bir hikâye yazabilirim. Böyle bir hikâye yazdığımızı düşünelim. Ne gibi bir sonuç beklersiniz. İntihar mı? Olabilir. O kızın bulunduğu yerden uzaklaşıp gitmek mi? Bu da olabilir. Genç kızı öldürmek mi? Bu da kabil. Hikâyeyi böyle bir neticeye bağlarsam sizce bir sonucu olur değil mi?
Hâlbuki ben şöyle bir sonuç düşünüyorum: Bir güzel günde yağmur yağmasını isteyerek kahvenin camları arkasında oturdu. Çocukların yağmur şarkısını söyledi.
Yağmur yağıyor,
Seller akıyor,
Arap kızı pencereden bakıyor."
(Sait Faik Bütün Eserleri 15- Bitmemiş Senfoni ve Sait Faik Kaynakçası, Bilgi Yayınevi)

İşte tam da bu yalın ve muamma sonlardır Sait Faik'in öykülerini diğer öykülerden ayıran…
Okuyucuları onun öykülerini bu denli beğeniyorken, kendisine de en çok beğendiği eserini soruyorlar ve verdiği cevapla onun şeffaflığına bir kez daha hayran kalıyorum.

"Hiçbir yazımı beğenmiyorum. Yazdığım yazılar bir hazırlıktan ibarettir. Ve belki de bütün malzemeyi elime geçirdikten sonra binayı yapmak için oturup çalışamayacağım, size vermek için tekrar okuduğum hikâyelerimden hiçbir şeyi gözüm tutmuyor. Mamafih kitap halinde çıkarmaya cesaret ettiğim yazılarımdan herhangi birisini sütunlarınıza geçirmek istiyorsanız siz seçiniz!." (Kurun, 24 Mart 1936)
(Sait Faik Bütün Eserleri 10-Açık Hava Oteli konuşmalar mektuplar, Bilgi Yayınevi)

"Kendimize yazmıyoruz, başkalarına yazıyoruz"

Yine başka bir röportajında da kendisine yapılan eleştirileri yanıtlarken her zamanki şeffaflığını gizleyemez ve özeleştirisini de yapar usta öykücü:
- İlk yazılarınızla şimdikiler arasında ne gibi bir ayrılık görüyorsunuz. Edebi telakkileriniz zamanla ne gibi değişikliklere uğradı?
- Bir münekkidin oturup okuyup uğraşacağı bir konuyu ben nasıl yazayım? Bazıları nerede eski yazdıkların nerede şimdikiler derken eskileri beğendiklerini söylemiş oluyorlar. Ben o fikirde olsam yazı yazmamayı düşünürdüm. Bazıları da şimdikiler ilk yazdıklarından çok iyi, diyorlar. Seviniyorum. Benden bir hüküm beklenmemeli. Kendimize yazmıyoruz, başkalarına yazıyoruz. Biz işimize geleni kabulleniriz.
(Varlık, 1953) Açık Hava Oteli - Konuşmalar Mektuplar | Sait Faik

Sait Faik'in fikir ve sanat dergileri hakkındaki düşüncelerini de sizinle paylaşmanın boynumun borcu olduğunu düşünüyorum ve sözü rahmetliye bırakıyorum:
- Dergiler daha çok isim yapmak isteyen arkadaşların malı olmalıdır. Şimdiki (1951) dergiler oldukça uyuşuk haldedir. Bu da genç arkadaşların sanata delice tutkun olmamalarından geliyor. Ya her yazıda, daha olmazsa yazmayıveririm, ben o kadar sıkıntıya gelemem gibi bir hal: yahut da kendine müthiş bir itimat. Bir dergi bir fikir, bir dert yüzünden sevişen insanların toplandığı yer olmalıdır. Yoksa çabucak sonunda hiçbir şey olmadığı anlaşılacak olan şöhret kâğıdı değil. Bu dergilerin amacı, ya cemiyetteki haksızlıkları ele almak ya da haksızlık edenleri hicvetmek olmalıdır. Yahut da düşünen adamın yalnızlığını, sarılacak birisini bulamamasını, boğulduğunu anlatmak olmalıdır. (Yeryüzü, 1953)
(Sait Faik Bütün Eserleri 10-Açık Hava Oteli konuşmalar mektuplar, Bilgi Yayınevi)

"Şiirdeki patlıcan dolmasından hoşlanmıyorum"

Onun hakkında öğrendiklerimle, onun yaşadığı döneme tanıklık etmiş gibi hissediyorum kendimi. Denizin ve gökyüzünün mavisiyle bakan gözlerini tahayyül ediyorum ve görüyorum ki kendi dönemine ve sonraki dönemlere o maviyi bulaştırıyor Sait Faik. Onunla kendi döneminin edebiyatı hakkında konuşmak, yeni edebiyat diye bahsedilen cereyanın bildiğimiz edebiyattan ne farkı olduğunu ondan öğrenmek, değişen dilin edebiyatımıza tesirini ve daha pek çok şeyi uzun uzun konuşmak isterdim Sait Faik'le. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Bedri Rahmi gibi dönemin diğer kıymetli ustaları Sait Faik'le yaptıkları söyleşilerde aklımıza gelebilecek pek çok meseleyi mevzu etmişlerdir. Ve neyse ki bu söyleşiler ve mektuplar, Sait Faik'in Bütün Eserleri dizisinin Açık Hava Oteli isimli kitabında yayımlanmıştır. Kitapta da yer alan, o dönemin (1953) edebiyatı hakkındaki düşüncelerinden ufak bir kesiti de yine paylaşmak isterim sizinle:
- Bugünkü hikâyeciliğimizde bana öyle geliyor ki okuyucu ile yan yana gibiyiz. Okuyucumuz kahramanımız, bazen de kahramanımız kendimiz. O kadar yan yana, o kadar birbirimiz ki okuyucu bir nevi yazmayan yazıcı gibidir. Yazıcı da yazan okuyucuya benziyor. Geçen gün bir yerde yeni şiirler dinledim. Bu arada eski bir şair de bir şiir okudu. O zamana kadar güzelliğine dalıp gittiğim şiirimiz hakkında hiçbir düşüncem yoktu. Birdenbire şaşırıverdim. Vay anasını! Dünkü şiirden, o yapmacıktan samimiyetsizlikten, klişeden kurtulup nerelere gitmişiz? Doğrusu ben şaşırdım.
Bence şair de hikâyeci gibi hakiki hayatı ve büyük kitleyi ifade etmelidir. Bununla beraber şiir hedefli olunca tatsızlaşır. Hiç değilse şiir, şiir olmak için biraz realitenin üstüne yükselmelidir. Şiirdeki patlıcan dolmasından hoşlanmıyorum. Mamafih güzel alay ediyorlar. Bunları gelecek nesiller okuyacak mı? Bunu kestirmek güçtür.
(Sait Faik Bütün Eserleri 10-Açık Hava Oteli konuşmalar mektuplar, Bilgi Yayınevi)

"Çocukluğumda da ilk gençliğimde de bir şey olmaya değil olmamaya karar vermiştim"

Gelmiş geçmiş en klişe sorulardan biri olduğunu düşündüğüm, "Bir gün meşhur bir edebiyatçı olacağınızı çocukluğunuzda tahmin eder miydiniz?" sorusuna verdiği cevapla yine bende derin bir hayranlık uyandıran üstadın kinayesi de aklımda yer etmiştir.
Böyle bir soruya karşılık "evet ben daha beş yaşındayken bütün klasikleri okumuş, on beş yaşında da ilk Nobel Ödülümü almıştım" diyerek hep bir şey olmaya çalışanlara inat, Sait Faik'in verdiği cevap:
- Çocukluğumda da ilk gençliğimde de bir şey olmaya değil olmamaya karar vermiştim. Sözümü tuttum gibime geliyor, siz istediğiniz kadar bana meşhursun deyin. (Varlık, 1 Haziran 1953)

Nüktedan kişiliği yazılarına da yansıyan üstadın, en hüzünlü öykülerini okurken bile karşılaştığınız kelime şakaları, yüzünüzde şaşkınlıkla beraber kocaman bir gülümseme yaratıyor.

Sait Faik Abasıyanık"Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey." Böyle bir sözün sahibi olan Sait Faik ve onun ardından gelen romantikler yaşanılır kılıyor bu dünyayı…

Bugüne taşınan öykülerinden, röportaj ve mektuplarından yola çıkarak onun hakkında edindiğim bilgiler ne kadar anlatsam da kısır kalıyor. Bu nedenle son olarak da, Burgazada'da yaşadığı evin, 1964'te müze haline getirildiğini ve günümüze kadar da muhafaza edildiğini hatırlatıyorum. Yaşamış olduğu evi ve Burgazada'yı görmek Sait Faik'i görmektir zannediyorum.

Sait Faik'i anlatmaya sayfalar yetmeyecek ama ona olan sevgimden aldığım cesaretle Sait Faik'i anmak ve anlatmak istedim sizlere MaviMelekler. Ne kadar başarabildim bunu bilemiyorum ama Kerim Afşar'ın dediği gibi Sait Faik'i en güzel yine Sait Faik anlatır bize belki de…

~~~
Sayı: 35, Yayın tarihi: 26/02/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics