MaviMelek
Hermes Kitap
"Ancak öbür gündür benim olan. Kimileri öldükten sonra doğar." Nietzsche

[Öykü]"Sar-dal-ye" - Sultan Yavuz

Sar-dal-ye

"ESKİDEN BİR ADAM YAŞARMIŞ…"

Eskiden bir adam yaşarmış. Bu adam yazı yazarken, anıları tıpkı tamamlanmış solitaire gibi birbiri arkasına sıralanırmış ve buna karşın, ellerinin kırbaçlanan bir katırdan farkı olmazmış. Bu inatçı katırı kırbaçlayacak biri de yokmuş. Daha doğrusu ara-sıra birileri gelir, canını iyice yakar ve bu acı da bir süre daha yürümesine yardım edermiş. Katır işte! Canını yakanlar en sonunda "pes" der, onsuz devam ederlermiş; ama yüklerini asla geri almadan.

Bu adam, bir gün otobiyografik hikâyeleriyle ün salan, hatta Nobel alan bir yazarla tanışınca rahatlamış ve bundan sonra, nasıl yazıyorsa yine öyle yazmaya devam etmiş. Tabii, madem böyle devam edecek, o zaman yazılmayı hak eden hikâyeler yaşamalıymış. Kim demiş yazmak rahatlatır diye! Yaşam olanca ağırlığını yüklediğinde tüm benliğine, yazarken bir kez daha yaşadığından, kendi cenaze marşını besteleyen Mozart gibi ölüme yaklaştığını hissedermiş. Bazen satırlar bir saat gibi ilerler ve saatin nerede duracağını her zaman kestiremezsin. Hele de çalakalem yazan bir herif için, bunu tahmin etmek, insan yakalayan balıkların şansı kadardır. Yılda kaç köpek balığı, kaç insan avlarsa, işte o kadar.

Bu adam, daha çok küçükken bir su kazası geçirir; kazadan önce küçük bir gezegendeymiş tek başına. Bu gezegen karanlıktan, sıcaktan ve sudan oluşuyormuş. Orası evrenin merkeziymiş. Kalp atışlarını duyabilirmiş; çünkü ana kalple arasında yarım metre bile yokmuş. Kalp ona sürekli anlatırmış, o dinlermiş. Evrenin en güvenli ve huzurlu gezegeninde yaşarken, 7 temmuz akşam üstü, bir tarihte o feci kaza meydana gelmiş. Kazadan çok, bir cezalandırma da denilebilir aslında. Bu zavallı adamın bir Havva'sı yokmuş; ama yine de cennetinden atılmış ve bir daha asla aynı huzuru ve sıcaklığı bulamayacağı bir gezegene. Bu gezegende, Küçük Prens gibi, yaşamını anlamlı kılacak kendi çiçeğini arayıp durmuş. Çiçeği mercanmış; belki cennetini hatırlattığından ve cenneti kadar erişilmez olduğundan. Çiçeğe en yakın duranlar balıklar olmuş daima ve adam da balık olmaya karar vermiş.

Aslında atılma anında, bir balık kadar ıslak, kaygan ve dilsizmiş. Balık gibi, o da bilmiyormuş yürümeyi, kollarını hareket ettirmeyi. Bir balık, kaçmasın diye nasıl sıkı ve özenli tutulursa, o da öyle tutulmuş. İnsanoğlu kararlıymış ve onu da kendilerinden biri haline getirmeye çabalamışlar. Sayıları çok, baş etmesi zormuş; adam özünü korumak için oyun oynamış, kandırmış ve böylece, gizliden balık olmaya devam etmiş. Balık… Kocaman bir balık, sert, kaygan, parlak ve binlerce puldan oluşmuş olağanüstü bir yaratılış. Suyla sevişirken, görülmemiş bir estetik sergileyen o kıvrımlar, o süzgeçlerin bedeni alıp özgürce savurması. Av olurken bile asil, estetik ve onurlu!

İnsanlar nasıl çeşit çeşit, özel ya da bayağı ise balıklar da öyledir. Ama adamın olmak istediği balık, en özel olanıymış. Yani, birçok balığın özelliğini taşıyan; bir yelken balığı kadar erişilmesi zor olan, nadide, balıkçıları ellerinden, kollarından edecek kadar zorlu ve elektrikli bir vatoz kadar masum, bir yunus kadar büyüleyici, bir zargana kadar şiirsel, bir baraküda kadar ağa zarar, okyanus balıkları gibi renkli, istiridye kadar zarif ve yakamozlar kadar parlak.

İlk başlarda zormuş; belki hâlâ da öyle. Ama yuvaya tekrar dönmek ve sevdiği mercana ulaşmak için, her şeye değermiş. Suda kalmak ve dalgalara uzanmak… Bir balık gibi dibe dalmak ve deniz ananın melodisini duymak; insanlar gibi değil, balıklar gibi nefes alana kadar. Zamanı geldiğinde, dönüşümü tamamlayacak son halka yerine konduğunda, adam bir yelken balığı kadar güçlü, dibe dalacaktı. Daha dibe, en dibe ve sonunda deniz onu evine alacak, kucaklayacak ve adam gerçek bir balık olacaktı.

O güzel balık, balıkçıların hayran olduğu o muhteşem yakamozu gerçekleştirmek için kuyruğunu ve yüzgeçlerini hareket ettirecek, denizde bekledikleri, sudan hızla çıkıp, selamlayacak ve tekrar dalacaktı.

Ama az çok balık olma fikrini sezenler, adamı engellemek için ellerinden geleni yapmıştı; öyle zamanlar gelmişti ki; adam suya pek az girmiş, hatta aşina olduğu balıklardan bile korkmuştu. Denizinden uzaklaşınca, karada nefes almak daha bir güç olmuştu. Nasıl da kuru ve sığdı insanlar; karada oluşturduğu küçük akvaryumu bile kıskanmışlardı. Oysa adamın kimseyle bir derdi yoktu, sadece bu çok yabancı gezegenden gitmek istiyordu. Neden buna izin vermiyorlardı? Adam biliyordu; karada yaşayan köpekbalıkları, her zaman daha tehlikeliydi. Çünkü tek amaçları saldırmak ve yaralamaktı. Kendi türleri dışındaki hiçbir türe izin vermemekti doğaları. Denizde o muhteşem yaratığa dönüşmeden önce, bu gezegende küçük bir balıktı sadece. Kaçması, saklanması gereken, onlardanmış gibi görünmek zorunda kalan küçük bir sardalye gibi.

Her şeye rağmen direnen bu küçük balık, tüm yara izlerine rağmen kozasında kelebek olacağı günü bekleyen bir tırtıl gibi bekliyordu. Ama yuvaya yaklaştıkça artan güçlüklerin hiçbiri, bir tarihte, eylül ayında karşılaştığı kadar ölümcül olmadı.

Bu, kocaman, katil bir köpek balığıydı ve sardalyeyi fark etmişti. Adam akvaryumunda nefes almaya çalışıyordu o gün. İnsan köpekbalığı, önce hiçbir şey belli etmeden, kocaman dişleriyle sardalye adama gülümsedi. Ürkse de, bir gülücükle köpekbalığını selamladı. Bir süre, keskin gözlerle onu izleyen köpekbalığı görünümlü insan, birden sardalyenin üstüne atıldı ve elinde tuttuğu çengeli sardalyenin ağzına geçirerek: "İşte seni avladım!" dedi.

Şaşkın sardalye, can havliyle iki yana salındıysa da fayda etmedi. Merhamet bekleyen gözlerle adama baktı sadece. Adam, çengel iyice saplansın diye, misinayı olabildiğince gergin tutup, çekiyordu ve sardalyenin ağzını dolduran kan, parlak misinadan yere damlıyordu. O kadar acı çekiyordu ki, tarifi yoktu. Babasından hamile kalan bir kadın kadar, arkadaşının ipini kesmek zorunda kalan bir dağcı kadar ya da kocasıyla çocuğu arasında seçim yapmak zoruna kalan bir sivil kadar… Misina kendine doğru çektikçe, sardalye de ona doğru gidiyor, gevşetmeye çabalıyordu. Ama köpekbalığı buna izin vermedi ve ayağıyla sardalyeyi geri atıp, tek eliyle balığın başını tutarken, diğeriyle sıkı sıkı misinaya asıldı. Gücü tamamen tükenen sardalye direnemedi, sadece baktı. Katil köpekbalığı, karşı koymayan sardalyenin önce sırt, sonra kuyruk yüzgecini parçaladı. Artık, acı çekmeyen küçük balık, kanlardan oluşan küçük göledin içinde öylece yatıyor, hızlı ve kesik, son nefeslerini alıp veriyordu.

Öldüğünü anlayan köpekbalığı, çengeli balığın ağzında bıraktı. Nefretle balığa baktı ve "Daha bitmedi seninle işimiz!" dedi. Bu ölü yaratığı şimdi ortalığa bırakmalıydı; ne de olsa, kan kokusunu alan tüm köpekbalıkları başına üşüşecekti.

Eskiden muhteşem bir balık olma hayali kuran ve insanlar arasında gizlice, küçük bir sardalye olarak yaşayan bu adam, öldükten sonra özgür oldu mu bilinmez; ama o keskin kan kokusunun zaman zaman hepimizi çağırmadığını kim söyleyebilir?

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics