MaviMelek
"'Ahh… dersiniz geçtiğiniz yollara bakıp ne hata işlemişim…' iki büklüm olup ağlarsınız - Büyük hayalleriniz bir çocuk oyunundan ileri gidemez" - Sevim Burak

[Öykü]"Siste Cenaze" | Deniz Uçar

Siste Cenaze | Yusif Katanov

"KORKULARIMIZI SUSKUNLUĞUMUZDA BOĞMAYA ÇALIŞIYORDUK"

Yıldız Dağlarının keskin dönemeçlerinden geçiyoruz. Otobüs keder yüklü, arka koltuktan arada bir iniltiye benzer bir ağlama sesi geliyor. Yol bitecek gibi değil. Sis yüzünden olması gerekenden çok daha ağır gidiyor önümüzdeki cenaze arabası.

O günkü sis de böyle bir karanlıktı Ceyhun. Önümüzü göremez olmuştuk anımsıyor musun?

“Hadi hadi hadi!” diye bağıran bir sesti yalnızca bizi yönlendiren. Başımıza kötü şeyler geleceğini duyumsatan sert bir tonlama. Hiçbir şey düşünmeden o sesin verdiği ritme uygun, seri hareketlerle, biraz da itilip kakılarak biniyorduk polis otosuna. Çocukluğumuzdan kalan, sebepsiz bir suçluluk duygusu vardı hepimizde. Kaçabilenler kaybolup gitmişti sisin içinde. Biz korkularımızı suskunluğumuzda boğmaya çalışıyorduk, belki de besliyorduk istemeden. Arada bir Sema'nın hıçkırıklarıyla bölünüyordu sessizlik. Herkes sadece Sema'yı dert ediyordu bir süreliğine, sonra yine kendisine dönüyordu. Sema'nın hıçkırıklarının arasında söylediği, “Bitti artık, kesin alır beni okuldan” sözüne polislerden biri yılışık tavırlarla karşılık vermişti.

Otobüsün içindeki ölüm havasını daha da koyultan bu sis olmasa, içinden geçmekte olduğumuz yemyeşil meşe ormanlarını göreceğiz. Biliyorum, hüznümüz dağılmayacak ama bu kadar da yalnızlaşmayacağız belki. Giderek ağırlaşan bu kederli havadan kaçmak için gözümü kapatıyorum arada bir, sonra uyumamak için açıyorum hemen.

Yıllardır görmüyordum, bir zamanlar her gece rüyama giren o yılışık polis memurunu, iki gündür yine beliriyor karşımda gözümü kapatır kapatmaz. Sırıtırken diş oluyor bütün yüzü; “Onu önceden düşünecektin bacım, son pişmanlık fayda etmez,” diyor Sema'ya; Sema küçücük oluyor bir anda, avucuma alıyorum onu, sonra çantamdan çıkardığım kalem kutusuna yerleştiriyorum, kaybolmasın diye.

“Oysa biz sizin için vazgeçmiştik, bize biçilen gençlik hayallerinden” diyorum. “O üniformanın içindeki köylü çocuğu için”. O gün diyememiştim, ite kaka bindirirlerken bizi. Artık rüyalarımda veriyorum içimde kalan bütün yanıtları. Sonra mideme doğru bir dipçik darbesiyle uyanıyorum. Bütün gün ağrıyor midem.

Bu virajlı dağ yollarından kaç kez geçmiştik kim bilir, hep seninle Ceyhun, giderken az da olsa umutlu, dönerken umutsuzdu yol. İkna olmuyordu bir türlü babası. Sema'sız dönüyorduk bütün gidişlerimizden.

“Arkadaşlarımız işkencede öldürülüyor birer birer, neler olup bittiğinden haberin yok senin, bari foruma katıl.” demiştim. Gözlerini kocaman kocaman açarak, “Asıl senin haberin yok hiçbir şeyden, bilmeden konuşuyorsun” demişti bana. “Senin için çok kolay her şey.”
“İyi o zaman gözlerimizi yumup, kulaklarımıza pamuklar tıkayalım, suya sabuna dokunmadan yaşayalım. Bize dokunmayan yılan bin yaşasın diyelim” demiştim bilmiş bir tavırla.
“Başıma bir şey gelirse, babam okuldan alır beni.”
“Forum bu kızım, ne gelecek başına, amma da korkaksın.”

Gözlerindeki korkuyu ürkek, ince ellerine alıp hırkasının cebine sokmuş, sessizce yürümüştü ardım sıra.
Ya iki gün önce korkusuz muydu, yoksa her zamankinden daha mı çok korkuyordu?

Herkes bir gün başarabilirdi hani Ceyhun, “Yeter ki hak ettiğini fark etsin” demiştin. Fark etmişti sanki ya da ben öyle sanmıştım, o genç aklımla. “Önce kendin için başkaldırmayı bileceksin ki, sonra ezilenlerin yanında yer alabilesin”. Evet, kendisi için başkaldırmıştı, hem de düğününde, biliyorsun sen de. Ya sonra?

Bazen senin gibi konuştuğumu söylerdi Sema. İtiraz ederdim, kızmış gibi yapardım ama sana benzetilmek hoşuma giderdi için için. Her durumda yolumu aydınlatacak bir sözün olurdu mutlaka. Ben de senin sözlerinle başkalarının, en çok da Sema'nın yolunu aydınlatmaya çalışırdım. Evet, öyle benimserdim ki sözlerini, bir süre sonra kendi sözlerim sanırdım.

Forumdan sonra yürüyüş varmış, ben de bilmiyordum önceden, çıkmaya çalışmıştı Sema, ama çıkamamıştı aradan, koluma girip sürüklenmişti bizimle birlikte. Biz bir iki slogan atıp dağılmıştık sisin içinde. Polisler nereden çıkmışlarsa, yetişmişlerdi hemen ardımızdan, sonra yoldan ördek toplar gibi toplamışlardı bizi; sırf öğrenci kimliğimiz, kitaplarımız var diye, o yürüyüşte olduğumuza hükmetmişlerdi. Çoğumuzu salmışlardı ertesi gün, seni birkaç gün sonra.

Haber nasıl ulaşmışsa kasabaya, babasını karşımızda bulmuştuk, çıkar çıkmaz. Kocaman elleriyle kavramıştı Sema'nın kolunu. Yeşil bir Anadol'a binmiştik. Sema yine itile kakıla, bu kez ağlamadan, bense kimseye sormadan arkaya kurulmuştum. Sema'yı yalnız bırakmak istemiyordum. Babasının sessizliği ürkütücüydü. Sema'ysa kendisine çizilmiş olan hayat çizgisinin değiştirilemez akışı içindeymişçesine kabullenmişti her şeyi.

Uzun ve bıktırıcı sessizliği bozarak, “Benim yüzümden oldu, ben zorladım” demeye çalışmıştım bir ara, “Evini söyle de bırakalım” diyerek kesmişti sözümü. Veda bile etmeme izin vermeden basmıştı gaza, ben iner inmez.

On dokuz yaşındaydık. Üniversitenin ikinci yılıydı. Sema'dan üç aydır haber alamıyorduk. Yılsonu sınavları başlamadan bir yolunu bulup getirmeliydik onu İstanbul'a. Seninle hafta sonu kasabaya gidip, babasını ikna etme planları yaparken düğün davetiyesi gelmişti, çok uzaklardan gelen bir ölüm ilanı gibiydi. Yola çıkmıştık hemen. Sevinçsizdik. Ben cinayet mahallini görmeye giden bir suçlu gibiydim. Yine de senin varlığın her şeyi katlanılır kılıyordu. Sisli dağların ardındaydı kasaba, aynı virajlı, ölümcül yollardan geçiyorduk. İçimden sürekli yeni öğrendiğim bir marşın, umut verici bir dizesini tekrarlayıp duruyordum: “Biz bu karanlık yolun sonunda, doğacak güneşi görüyoruz”. Ne kadar uzağa geldiğimizi, vardığımızda anlamıştık. Biz gizlemeye çalıştıkça beceriksiz ellerimize bulaşıyordu yabancılığımız. Bir türlü karışamıyorduk düğün evinin kalabalığına. Hummalı bir faaliyet içindeki akraba ve komşu kadınlar abartılı bir telaşla evdeki neşesizliği görünmez kılmaya çalışıyorlardı. Herkes üzerine düşen görevi yaparken gürültücü ve aceleciydi. Sen yanlışlıkla araya karışmış, bir başka desteye ait iskambil kâğıdı gibi atılmak üzere bekliyordun. Bir ara telaşlarından başlarını kaldıran kadınlar, seni fark edip göndermişlerdi erkeklerin arasına.

Ablası ve kasabanın genç kızlarıyla ayrı bir odadaydı Sema. Duygusuzdu, çaresizce bırakmıştı kendisini, akıp gidiyordu, ben de akıp gitmiştim o odada, onunla birlikte. Damat, babasıyla yaşıtmış, üç tane de çocuğu varmış. Yanına gidip, hikâyesini öğrenmek istediğimde bunu söyleyivermişti, aynanın karşısında kırmızı kuşağını düzeltirken. Ne diyeceğimi bilememiştim. Kırmızı kuşak bekâret demekmiş. O gün öğrenmiştim. Baba bağlarmış, koca çözermiş. Üç çocuklu dul bir adama verilen gencecik kızın el değmemişliğinin simgesi; kırmızı kuşak. Tepkisizdi. Çareler tükenmiş ve o çırpınmaktan vazgeçmişti sanki. İsyan etmeyişine şaşarak, biraz da kızarak bakıyordum. Kimse bana bunu yaptıramazdı, kimse.

Bir ara odada yalnız kaldığımızda “Hayır de! Nikâh memurunun karşısında hayır de! En fazla dayak yersin babandan, ama bu adamla evlenme ne olur” diye yalvarmıştım. Alaycı bir gülümsemeyle bakmıştı yüzüme; “Senin için çok kolay” der gibiydi, tıpkı o günkü gibi.

Nikâh masasına birlikte gelmişlerdi, her gelin damat gibi, kol kola. Tepedeki saçları dökülmüş, kalanları kırlaşmış, kısa boylu, göbekli bir adamdı damat. Lacivert takım elbise giymişti. Sema boynunu bükmüş bir gelincik gibiydi. Öyle acınası bir hali vardı ki, bunu yapacağını beklemiyordum hiç; “hayır” deyişi bugün gibi aklımda.

“Siz Sema Aydın, Muzaffer Kurtulmuş'la kimsenin baskısı altında kalmadan…” “Hayır, istemiyorum!” Bir çırpıda “hayır” deyivermişti. Biraz beklese cesaretini yitirecekti sanki. Ayağa kalkıp duvağını çıkarışı başından, sonra nikâh memurunun, damat adayının, şahitlerin, davetlilerin şaşkın bakışları arasında elindeki duvağı ardından sürüyerek yürüyüşü, gözlerindeki zafer ifadesi. Kim bilir kaç Yeşilçam filminde görmüştüm ben bu sahneyi. Sanki tekrar tekrar çıkarıp duvağını, yürümüştü süzüle süzüle. Nasıl da güzelleşmişti bir anda, değil mi Ceyhun? Yoksa sen o anda mı âşık olmuştun Sema'ya? Hiç söyleyemedin bunu ona değil mi? Ne yazık. Tıpkı benim de sana söyleyemeyişim gibi.

İlk şaşkınlık anını atlattıktan sonra fırlamıştı babası yerinden, damat adayı hakaretler yağdırmıştı. Anası rezil olduk ele güne diye feryat figan dövünüyordu. Aklımda kalan son sahne babasının o kargaşada Sema'yı sürükleyerek götürüşüydü.

Yine de umutluyduk. Bunları göze almıştı Sema, ama kurtulmuştu o adamla evlendirilmekten. Bir kez yolu açtığını, okuluna geri dönmeyi de başaracağını konuşuyorduk seninle dönüş yolunda. Eve kapatılmaktan kurtulamayacağını, babasının üzüntüden felç geçirip yatalak olacağını, Sema'nın bu vicdan azabı yüzünden bir daha hiç evden çıkamayacağını bilmiyorduk o zaman.

Sonra birkaç kez daha gittik seninle kasabaya, her gidişimizde Sema'yı biraz daha uzak buluyorduk. Ben her dönüş yolunda biraz daha suçluluk duygusuna kapılıyordum. İçimiz acıyordu, senin umutsuz aşkından, benim suçluluk duygusundan. Sen aşkını bir yara gibi sakınarak gizlerken, beni bu duygudan kurtarmak için diller döküyordun. Bense giderek sana âşık oluyordum.

Hep onu kendi yerime koydum, babasına, çevresine, onu baskılayan ne varsa hepsine karşı çıkmasını bekledim. Ne çocukçaymış meğer. Benim için kolaydı, evet, benim karşı çıkmayı gerektirecek bir babam yoktu. Bu yüzden kendimi onun yerine koyamadım bir türlü. Büyümesi gerekiyordu belki biraz daha.

“Büyüyemezdi” demiştin Ceyhun. “Sadece yaşlanırdı, ama asla büyüyemezdi başkaldırmayı öğrenmeden. Biz onun güzel ve mutlu bir hikâyesi olsun istemiştik, ne yazık ki onun koşullarında birinin bu hikâyeye sahip olabilmesi için biraz daha cesur olması ve kendini biraz daha fazla sevmesi gerekiyor. O kendisini bizim onu sevdiğimiz kadar sevmiyor, babasının sevdiği kadar seviyor, bütün mesele bu. “Kendini suçlama boşuna” demiştin. İkna olmuştum ben de. “Acaba bütün kız çocukları kendilerini babalarının sevdiği kadar mı severler?” diye bir soru takılmıştı aklıma sonra.

Son gidişimizde içimden “babası ölse de, kız kurtulsa” diye dua edip, sonra da utanıp bu dileğimden tövbe etmiştim, senden gizli.

Sonra sen öldün Ceyhun ve ben seninle birlikte yaptığımız her şeye küstüm. Haberin küçücük çıkmıştı, bir gazetenin her gün bu haberi okumaktan korkarak baktığım iç sayfalarında. Gözaltında mide kanaması geçirerek hayatını kaybettiğini yazıyordu. Fotoğraf yoktu, buna benzer birkaç haberle birlikte verilmişti. İki satırdı seninle ilgili kısım. O gün, o iki satırla benim de umutlarım öldü. Bir daha gitmedim o kasabaya, Sema'yı da görmedim bir daha. Ablasıyla konuştum birkaç kez telefonda. Sema aklını yitirmiş, annesi ölmüş, babası hayattaymış hâlâ ama yatalakmış. Senin öldüğünü söyleyemedim.

Peki, şimdi olsaydın yanımda ne derdin Ceyhun? İki gün önce televizyonda “az sonra” çığırtkanlığıyla verilen intihar haberini izlerken yanımda olsaydın?

Balıkçıların bulduğu tanınmaz haldeki kadın cesedini en ince ayrıntılarıyla gösterirlerken, cesedi bulan balıkçılarla röportaj yaparlarken, sonra nüfus cüzdanından aldıkları gençlik fotoğrafının görüntüsü ekrana geldiğinde yanımda olsaydın ne derdin?

“Neden yaptı bunu kendine?” diye soruyorum yanımda oturan gözü yaşlı kadına.
Kadın “Senin yüzünden” diyor buz gibi bir sesle. “Hepsi senin yüzünden”. Sonra yok oluyor birden, gözyaşları kalıyor mendilimde. Ağlamaklı oluyorum yine. Yanım boş, etrafım boş, içim bomboş.

Cenaze arabasının yanıp sönen ışıkları görünmez oluyor. Sis giderek koyulaşıyor sanki.

~~~
Sayı: 45, Yayın tarihi: 12/03/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics