MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"İlkyaz öykü güz romandır / kelebekler bekleniyor / - Ne yazdınız peki? / - Duyduklarımdan az." Kelebeklerin Sonsuzluğu / Hulki Aktunç

[Gündem]"Hulki Aktunç'la Sözcüklerin Altına Yolculuk" | Tuğçe Ayteş

Hulki Aktunç

"YAZIYORUM; ÇÜNKÜ HÂLÂ YAN YANA GELMEMİŞ KELİMELER VAR"

Resimli E-debiyat dergisi MaviMelek'in organizasyonuyla, 28 Eylül 2008 Pazar günü Galapera'da Hulki Aktunç'la bir edebiyat sohbeti gerçekleştirdik. Saatlerin hızla akıp gittiğini fark etmeden üç dört saate yakın söyleştiğimiz Hulki Aktunç, çıraklıktan usta bir yazar olmanın yolunda kat ettiği adımları anlatırken, enerjik ve coşkuluydu. Konukların da izlediği söyleşi, ilerleyen aylarda Jale Sancak ile Hasan Uygun tarafından kitaplaştırılacak.
Aktunç, yakında yayımlama planı dahilindeki öykü kitabından iki öyküsüne nasıl çalıştığını anlatmak için elinde paspartular, eşi Semra Aktunç, öykücü Doğan Yarıcı ve Seyit Göktepe'yle söyleşi mekânına geldi. Usta bir edebiyatçıdan yazmanın sırlarını dinlemek keyifliydi.
Bu söyleşiden geriye kalan şüphesiz daha çok şey var; "Ustalarla Yazmanın Öykü Hali" röportaj serisi kapsamında daha önce gerçekleşen Nursel Duruel söyleşisinin üzerinde bıraktığı etkiyi tüm içtenliğiyle kaleme alan dergimiz aktivistlerinden Tuğçe Ayteş, aynı samimi diliyle Hulki Aktunç söyleşimize dair izlenimlerini de aşağıda aktarıyor:

"Sözcüklerin Altına Yolculuk"

Galapera'ya vardığımda öykü meraklıları, geçen haftaki söyleşinin aksine, daha önceden yerlerini almışlardı. Bu haftanın konuğu Hulki Aktunç da çoktan gelip ayakta konuşmaya başlamıştı, ama konuşmanın söyleşi halinde şekillenmesi neyse ki benim gelişimden sonra gerçekleşti. Söyleşinin özellikle başlarında, Hulki Aktunç'un adeta meddahvari gösterisini izledik. Ayağa kalkma ihtiyacını "huzursuz bacak sendromu" olarak açıkladı ve bu tanıyı Kızılderili lakaplarına benzediği için sevdiğini söyledi. Konsantre olunca bir put kesilip de oturduğum yerin sağına, soluna veya arkasına ille huzursuz bacaklı birinin gelmesiyle zelzele oluyormuşçasına titrerken yaşadığım hissiyatın aksine, Hulki Aktunç'un oradan oraya yürüyüp bir yandan da deryalar gibi konuşmasından oldukça zevk aldım. Hem güldük hem düşündük diye klasik bir yorum yapmanın tam yeridir.

Öncelikle, Hulki Aktunç'un geçen haftaki söyleşideki Nursel Duruel'le, hatta muhtemelen diğer pek çok yazarla olan benzerliklerinden başlayayım. Yazdıklarını beğenmeme huyu varmış ve bu huyunu çok da beğenmiyormuş. Kitap okumaya ve yazı yazmaya çok küçük yaşlarda başlamış. Yazdıklarını edebiyat dergilerine yollamış, epey yazısı ve şiiri de yayımlanmış. İlk öyküsünü on iki yaşında yazmış. Konusu ise yaşına göre epey ilginç. İki dul kızıyla yaşayan emekli Evkaf Müdürü Murtaza Bey'in başından geçenler. Bunu duyunca ben de ilk "eserimi" hatırladım. Yedi sekiz yaş civarında (ben dokuz yaşımdayken doğan kardeşimden önce) küçük bir çocuk romanı denemem olmuştu. Beş arkadaşımla birlikte, kardeşimi onu kaçıran kötü adamların elinden kurtarmaya çalışıyordum. Ne macera ama…

Hulki Aktunç'un ilkokula başlaması da olaylı olmuş. Beş yaşında "Okula gideceğim!" diye tutturmuş. O zamanlarda birinci sınıfa yedi yaşında başlandığı halde o, altı yaşında okula girmeyi başarmış. Okul müdürüne kalsa gelecek seneyi beklemesi gerekecekken oranın en kıdemli öğretmeni (sonradan öğreneceği üzere Ahmet Rasim'in kızı) sayesinde okula başlamış. Okula başladığında bütün arkadaşlarından ileriymiş. Bu başarısının ödülü olarak öğretmeni ona "Kalkedonya Tarihi" adlı bir kitabı hediye etmiş. Benim zamanımda ilkokul birinci sınıfa zaten altı yaşında başlanıyordu. Okuma yazma bilerek geldiğim için ben de sınıfta ileriydim. Ama ne yazık ki öğretmen konusunda Hulki Aktunç gibi talihli değildim. Diğer öğretmenlerle de konuşup aileme beni bir sınıf atlattırmayı teklif eden, pedagoji özürlü canım!? öğretmenim (ki Allah'ın bir lütfu olarak ikinci sınıfın sonunda emekli oldu), konu özeti çıkarttırmaktan bana Hulki Bey'in öğretmeni gibi kitap hediye etmeyi akıl edememişti. Zaten kendisi hakkında son hatırladığım şey de bana attığı esaslı kazık.

Hulki Bey'in kedilere epey ilgisi varmış. Eğer ona bir şey hediye edecekseniz, iki üç liralık kedicikler talep ettiğini de açık açık söyledi. Kendisinin canlı kedileri de olmuş. Bir tanesinin ölümü onu çok üzmüş, o da bunun üzerine bir şiir yazmış: Kedi Kitabe. "Sustu Canımın Kedisi…" diye. Şiir yayımlandıktan sonra gelen bir okur mektubu onu çok duygulandırmış. Bir yaşlı çiftten gelmiş mektup, şiiri kesip çerçeveleterek duvara asmışlar. Çünkü onların da "Canım" adında çok sevdikleri bir kedileri vefat etmiş. İnsanların onun yazdıklarında kendilerini bulmasının güzelliğinden bahsetti. Ben de düşünmeden edemedim: On beş senelik şahsına münhasır muhabbet kuşum Çapkın'ın birkaç ay önceki ölümü üzerine bir şiir yazsaydım gelebilecek olası okur mektubu acaba nasıl olurdu? "Merhaba, ben çapkın…" (İsmi koyarken on gibi bilinçli bir yaştaydım. Ama ilham perisi o gün başka bir kuş sahibini sevindiriyormuş belli ki.)

Hulki Aktunç kendi yolunu kendi çizmiş. Şansının yaver gittiğini düşünüyor. "Bazı insanlar şansı hak ediyor," diyor. Ama anlattıklarından anlaşıldığı ve eşinin de belirttiği üzere o şansın üstüne kendisi de pek çok şey eklemiş. Ailesinde şair/yazar olmayan kişilere "nabiga" deniliyormuş eski dilde. Eskilerde pek çok nabiga olması, yazma yeteneğinin ve isteğinin genetik olmak zorunda olmadığını, ailesinden gelmese bile bir kişinin şair/yazar olabileceğini gösteriyor. Bu kelime yayın dünyasına benim gibi kelebekleme dalış yapmak isteyenler için çok anlamlı. (Hulki Aktunç'un da belirttiği gibi genellemelerden uzak ve verilerle/kanıtlarla konuşmak gerekliliğine inandığım için örnekleri kendimden veriyorum.) Küçüklükten beri ilgili olduğum halde çevremde konuyla ilgili, bana yol gösterecek veya beni cesaretlendirecek pek insan olmadı. Kendi kendinize çabalamanız ve bir de Hulki Aktunç'un bahsettiği gibi şans gerçekten lazım.

Hulki Bey, yazılarda yansıtma ve yorumlama diye bir ayrıma gitti. Bir yazarın çok iyi yansıtabileceğini, çok iyi de eser çıkartabileceğini ama yorumlamanın apayrı bir şey olduğunu söyledi. Kendisine, biçime aşırı takıldığına dair eleştiriler geliyormuş. (-muş derken bu eleştirilerden bir tanesinin sahibi de Kemal Tahir.) Ona göre bu da bir çeşit yorum. Herkes gördüğünü yazmak zorunda değil. İster yansıtma isterse yorumlama olsun, bir yazar/şair eserinde "hâlâ yan yana gelmemiş olan sözcükler"den kullanmalı. Bir üstadı taklit ederken madara olmak çok muhtemel. Zira Hulki Bey'in dediği üzere, Nazım Hikmet'i taklit eden şairlerden dişe dokunur bir eser daha çıkmamış. Hâlâ yan yana gelmemiş sözcükler olduğunu söylemesinden ve sonradan kendisinin de bizzat belirtmesinden anlaşılacağı üzere postmodernizmi pek tutmuyor. Ben de postmodernizmden hiç hazzetmem; önümüze pişirip pişirip sürmediği konu, içini boşaltmadığı kavram kalmadı bu akımın. Mesela, pisuarı ters çevirmenin sanat sayıldığını gördükçe, "Michelangelo Musa heykelini, Da Vinci Mona Lisa'yı yaparken enayiler miydi de o kadar uğraştılar," diye düşünüyorum.

Loş Öykü çizimi | Hulki Aktunç

Biraz da "edebiyat magazini" yapayım. (Ne yapalım devir, dikkat çekme devri.) Hulki Aktunç'un iki öyküsü de yoldaymış. Birisi "7.45". Bu öyküde, kitap ve gazete hırsızlığı yapan bir adamı anlatıyormuş. Hırsızlık derken gözüyle yaptığı… Yani yanındakinin, önündekilerin okuduklarına göz atarak. Diğeri de "Loş Öykü". Bu öyküde de bir kadınla bir erkeğin konuşmadan, sadece bakışmalarıyla birbirlerine ne anlattıklarını yazmış. Hulki Bey yanında getirdiği paspartuların sırrını da açıkladı. Bunlardan hoş bir çizimin olduğu karton Loş Öykü'ye, birtakım başlıkların yazılı olduğu karton da 7.45'e aitmiş. Biz onları elden ele gezdirirken Hulki Bey bize evde üstüne çizilecek takvim ve benzeri ne varsa bitirdiğini anlattı. Bir arkadaşının paspartu artığı olarak çöpe attığı bu kartonları görünce hazine bulmuş gibi sevinmiş haliyle.

Hulki Bey'in reklamcı yönünden de bahsetmek gerekli. Reklam metinleri yazmanın öykücülükten gelen birisi için zararı olmadığını, aksine faydası bile olduğunu söyledi. Reklamcıları sert bir dille eleştiren Attilâ İlhan'ın bile zamanında bir ajansa iş mektubu yolladığını da anlattı. Reklamcılık doğru kullanıldığında çok yararlı işlere yarayabilir ona göre. Çok da haklı. Reklam mecrası çok geniş, ulaşılabilecek insan sayısı muazzam. Ama maalesef sadece kâr amaçlı reklamların işgali altındayız. Bir de tabii işin reklam ajansında çalışmaya nail olma cephesi var. Çok üstüne düşmemekle birlikte, başvurduğum tek tük reklam ajansı, elimdeki reklam sertifikasına rağmen görüşmeye bile çağırmadı. Gerçi çağırılsam da alacağım tepkiyi biliyorum: "Tuğçe Hanım, daha önce yayınevinde çalışmışsınız, hmm reklam sertifikanız da var. Ama reklam tecrübeniz hiç yok, bıyk, bıyk, bıyk…" Anneme arada kızarım; daha onun karnındayken bana neden reklam sektöründe iş bulamamış, internette deneyim kazanabileceğim yerlerde çalıştırmamış vb diye. Klasik müzik falan dinletmeyin bebelerinize. İşverenler zekâ değil, tecrübe arıyor. Söylemedi demeyin.

Hulki Aktunç etimolojiyle özellikle ilgileniyor, "sözcüklerin altına bakmayı çok sevdiğini" söylüyor. "Türkçe'nin Büyük Argo Sözlüğü"nü hazırlarken kelimelerin ardını görebilmek için sahaf sahaf dolaşmış, envai çeşit sözlük incelemiş. Mesela zonta kelimesinin kökeni Yunancada "odun" anlamına gelen "zontas"mış. Bu kadar isabetli olabilir. Ben de bu konuya az çok meraklı olduğum için üniversitede Eski Yunanca ve Farsçadan birer ders almıştım. Türkçede kökeni Farsça olan binlerce kelime var. Eski Yunanca da İngilizcenin ne kadar uydurma ve araklanmış bir dil olduğunu fark etmeyi sağlıyor. Tabii Hulki Bey'in etimoloji merakında, Kadıköy Çarşısı'nın bulunduğu muhitinin çokkültürlülüğünün de büyük etkisi olmuş. En yakın çocukluk arkadaşı Ermeni'ymiş ve onun kelimeleri cezbetmiş onu. Hazırladığı "Büyük Argo Sözlüğü"de yirmiden fazla dilden kelimeler varmış. Bu yüzden "Argo dillerin kardeşliğidir," diyor. Ayrıca sözlük karıştırmanın delilik olmadığını, her değişik sözlükteki terimlerin başka bir hikâye anlattığından bahsetti. Mesela bir ebru sözlüğünde geçen "teknesi kapanmak", ebru ustasının ölmesi anlamına geliyormuş. Ölüm için gerçekten alternatif bir deyiş. "İktisat dersi vermek", on dokuzuncu yüzyılda Yahudi bir esnafın mekanik bir ebru makinesi icat etmesi sonucu, daha zor ve pahalı ebru üreten Osmanlı ebrucularının zorda kalmasını anlatıyormuş. (Hulki Aktunç'un her dediğini aktarmaya sayfalar yetmez. O yüzden bir kısmını kendime saklamak durumundayım.)

Kendisinin sosyalist yönüne de değinmek isterim. İyi bir Marksizm okuyucusu olduğunu söylüyor. Zamanında, Adalet Ağaoğlu ve İlhan Berk gibi yazarların da yazılarıyla katkıda bulunduğu "Türkiye Defteri" adlı bir dergi çıkartmış. Bazı yazılarında (yanılmıyorsam dergi dışındakilerde de) Oktay Bizel ve Ali Devran gibi takma isimler kullanmış. Hukuk Fakültesine girdiği ilk gün sağcılar saldırmış; ama dayağı yiyip kaçmışlar. Fakültede kendisi gibi, 68 kuşağından olan Deniz Gezmiş ve Cihan Alptekin de bir üst sınıfta okuyormuş. Fakat kendisinin tabiriyle bazı şeyleri fark etmesi için, Newton gibi kafasına düşen elmanın neden düştüğünü yorumlaması gerekmiş. Toplumda iki tür çelişkinin bir arada olduğunu görmüş. Dikey çelişki, sömürenlerle sömürülenler arasındaki çelişki. Yatay çelişki de toplumun içindeki yüzeysel çelişkiler. Hulki Bey, türbanlı kadınla türbansız kadın arasında yaratılan husumeti örnek verdi. Benim örneğimse azınlıklarla çoğunlukların birbirine düşman gösterilmesi. Ama Hulki Bey'in de dediği gibi, yatay çelişkilerin, sömüren tarafından sömürülenleri kendi aralarında çatıştırıp bir arada hareket etmelerini, asıl sömürü kaynağına karşı çıkmalarını engellemek için öne sürüldüğünün farkına varmak gerekiyor.

Hulki Aktunç'tan bu kadar bahsetmişken yine bir yazar olan eşi Semra Hanım'a değinmeden olmaz. Arada herkesin duyduğu tatlı atışmalarının dışında, kendisiyle birebir konuşma fırsatım oldu. Hayatın yazılmış bir senaryo olduğunu ve bunu iyi oynamak zorunda olduğumuzu söyledi. Hayat yolunda ilerlerken hiçbir -izm'e takılmamak gerektiğini de ekledi. Ben de onunla aynı fikirde olduğumu, insanların bana tarafsız kalamayacağımı, elbet taraf tutmam gerektiğini vurguladıkları halde benim bunun mümkün olduğunu düşündüğümü söyledim. Ama kasıt ille de bir taraf tutmaksa şu hayatta, iyinin ve doğrunun tarafındayım. Bu kadar büyük bir gerçekliği de şahsen ben bir tek -izm'in altına sığdırmam, sığdırmaya da çalışmam.

Yine verimli, yine tadına doyulmaz bir sohbetti. Tabii bir şekilde bitmesi gerekiyordu. Hulki Bey "Kendime öğüt veremiyorum ki başkalarına vereyim," dedi. Ama zaten insan bir tek kendine söz geçiremiyor, yoksa bizim için her söylediği değerliydi. Semra Hanım'ın dediğine göre Hulki Bey'i bıraksak hep konuşabilirmiş. Bizim için sorun yoktu. Biz de mütemadiyen dinleyebilirdik. Babasının "misafir manisi" varmış. Böyle bir misafirim olsa, ben bile annemin tabiriyle "zontas"tan "mani"ye rahatlıkla geçiş yapabilirim. Hatta mümkün olsa yavşaklığın (bit yavrusu manasında) dozunu iyice artırıp Hulki Bey'le Semra Hanım'ın nüfuslarına geçmeyi bile arzu ederdim daha uzun süreler görüşebilmek için. Hulki Bey uyku düşmanıymış ama olsun. "Uyku, insan hayatının üçte birini işsiz geçirmesidir," diyor. Ölümcül sonuçları olmasa uyumayacakmış, yirmi dört saat yetmiyormuş. Neyse ki senelerdir rüyalarla haşır neşir oluyorum. Yoksa uyumaktan vicdan azabı çekecektim bu söyleşiden sonra. Ne yazık ki günleri uzatmanın bir yolu yok henüz.

Ve evet, Hulki Aktunç gibi ben de "Bizimle çalışmak istermisiniz"deki "misiniz"i ayırmayanları görünce içimden "p…" diyorum. Yazdım, rahatladım.

~~~

Hulki Aktunç,
1949 yılında İstanbul'da doğdu. Okumaya olan ilgisinin etkisiyle erken yaşta Moda İlkokulu'na başladı. Yazmaya ve araştırmaya olan ilgisini daha o yaşlarda fark eden ilkokulu öğretmeni Rasime Hanım'ın hediye ilk kitabı ise, "Kalkedonya Tarihi"dir.
Selimiye Askeri Ortaokulu (1960-1963) ve Kuleli Askeri Lisesi'ni bitirdi.
Selimiye Askeri Ortaokulu'nun birinci sınıfındayken karşılaştığı Ressam Turhan Vecdi Karal'dan, resim dersleri aldı. Resme olan ilgisi Erzincan Askeri Lisesi'nde de devam eden Aktunç, ilk kişisel sergisini "Lacivert ile Bordo" adıyla 1965 yılında açtı.
Liseden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde girdi; ancak yüksek öğrenimini sürdürmeyip bu dönemde yazmaya yoğunlaştı. Yazı yaşamına, 1968 yılında dönemin önemli dergilerinden "Yeni Ufuklar"da başladı.
1969 ile 1972 yılları arasında ise Meydan Larousse'un hazırlanması sırasında redaktörlük yaptı. Rivayet odur ki, ansiklopedinin "Z" harfinin tamamlanmasıyla da işsiz kaldı. Daha sonra bir gazetede gördüğü "Redaktör aranıyor" ilanı, Aktunç'u reklam dünyasına dahil eder.
Uzun yıllar reklam sektöründe de çalışan Aktunç, 1971 ile 1975 yılları arasında yayımlanan "Türkiye Defteri" isimli derginin de kurucusu ve yayımcısı oldu.
Toplu Öyküler I - Gidenler Dönmeyenler, Kurtarılmış Haziran, Ten ve Gölge | Hulki Aktunç1976 yılında yayımlanan öykü kitabı Gidenler Dönmeyenler ile 1977'de TDK Hikâye Ödülü kazandı. İkinci öykü kitabı Kurtarılmış Haziran ise 1977 yılına rastlar. Ardından Ten ve Gölge (1985), Bir Yer Göstericinin Hayatı (1989) ve Güz Her Şeyi Bilir (1998) isimli öykü kitapları yayımlandı. Bir Yer Göstericinin Hayatı kitabıyla Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü de kazanan Aktunç, aynı dönemde şiire de ilgi duydu. Sırasıyla, Islıkla Tarihçe, Sır Kâtibi (1989), Adresim Aynalar (1991), Şarkılar (1992), İnsan Aşkların Külüdür (1993) ve Istıraplar Ansiklopedisi (1994) isimli şiir kitapları yayımlandı. İnsan Aşklarının Külüdür ile 1994 yılında Halil Kocagöz Şiir Ödülü, Istıraplar Ansiplopesi'yle 1995 yılında Cemal Süreya Şiir Ödülü'nü kazandı.
Bir Çağ Yangını isimli romanı 1981 yılında yayımlanan Aktunç, romanlarıyla da edebiyatta ustalığını kanıtladı. İlk romanıyla aynı yıl Abdi İpekçi Ödülü'nü alırken ikinci romanı Son İki Eylül'ü de 1987 yılında yayımladı.
Gerek şiirde gerekse de öyküde ve reklamcılık dahil, yazın hayatının tüm evrelerinde dile özel bir önem veren Aktunç'un, farklı dillere, kültürlere, ama özellikle argoya olan ilgisinin tutkusuyla uzun yıllar üzerinde çalıştığı Büyük Argo Sözlüğü de 1990 yılında yayımlandı.
Şiir, öykü ve romanla hiç ilgisini kesmeden resme olan tutkusunu da sürdüren Aktunç, son kişisel resim sergisini de "Yoldaşım 40 Yıl" etkinlikleri kapsamında gerçekleştirdi. Dört yıllık çalışmalarını kapsayan ve "Ayvalık Yollarında, Sürücü Aynalarında" ve "Meşkler" adlı sergilerinden 40. yıl için yapılan özel bir resim seçkisi ise 19 Ekim-2 Kasım 2008 tarihleri arasında Edebiyat Koop'ta sergilendi.

Dediler ki…
"Türkçenin en "cins" yazarlarından biri. Yalnızca öyküleriyle değil, romanlarıyla ve nispeten daha geç bir zamanı beklettiği şiirleriyle de öyle. Onun denemelerini okuduğunuzda, sözlük çalışmalarını incelediğinizde daha dolaysız bir yoldan gözlemleyeceğiniz "dil içinde bir dünya"nın yazarı olma niteliği, öykülerinin de en belirgin özelliklerinden birini oluşturur."
Füsun Akatlı, "Öykülerde Dünyalar", İmge Öyküler, Şubat-Mart 2005

"Türk şiirinin ve hikâyesinin ustalarından. Daha ilk kitabı 'Gidenler Dönmeyenler' (1976) ile hikâyede genç ve taze bir ustalığı haber vermişti. Türkiye Defteri dergisi ve o kitabıyla tanımıştım Hulki'yi ve deyim yerindeyse yazısının hayranı olmuştum. Ama beni hem şaşkına çeviren hem yatıştıran hem de 2-3 yıl boyunca yanımdan ayıramadığım kitabı, 1985'te yayımlanan üçüncü hikâye kitabı 'Ten ve Gölge'dir. Bu kitap aynı zamanda çok iyi bir şairi de müjdeliyordu. Hem hikâye hem şiir diye okudum 'Ten ve Gölge'yi. 20 yıldır, birileri benden 'değişik' bir hikâye kitabı adı istediğinde aklıma ilk gelen kitaptır."
Haydar Ergülen, "Canım Sıkılır", Radikal, 17.08.2005

"Hulki Aktunç, yaşarken gözünün önünde akan ırmağın tüm akıntısına bakar. Bakarken ırmakla birlikte akar, duruluğunu bulur ve paçaları sıvayıp çıplak ayaklarını sokar."
Metin Fındıkçı, Kitaplık, Sayı: 35, Kış 1999

~~~

Sayı: 32, Yayın tarihi: 18/11/2008

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics