MaviMelek
Hermes Kitap
"Bir güvercini öldürdüğünde attığın sevinç narası ile bir insanı öldürdüğünde saklanacak delik aradığın yerdedir hayatın ödeşmesi." Akın Olgun

[Öykü]"Boyacının Tebessümü" - Akın Olgun

Boyacının Tebessümü

"YAĞMUR HİÇ DİNMEYECEK DEĞİL Mİ?"

Evin kapısından çıkarken eşikten dışarıya bir adım atıp durdu. Dışarıda kasvetli bir hava vardı. Yüzünü gökyüzüne çevirip ağır adımlarla derin düşünceler içinde sokağı adımlamaya başladı. Bulutlar birazdan gözyaşlarını yeryüzüne emanet edecekti sanki. Tıpkı insanların ağlamadan önce girdikleri o ruh hali gibi bir melankoli sinmişti bulutların üstüne. Ne garip bulutlar da kendi ruh halini yansıtıyordu yeryüzüne…

Bulutların yansıttığı bu ruh hali onun içini bunaltıyordu. Hava ağır ve siyah bulutların karanlığıyla kuşatılmıştı. Sokaktaki tek tük insanlar yağmur habercisi bulutlar boşalmadan evlerine kendilerini atmak için koşturuyorlardı. Sokağın diğer ucundan ne hızlı ne yavaş yürüdüğü anlaşılmayan yaşlı bir kadın gözüne çarptı. Kadın telaşlı mıydı? Hayır! Yağmurdan korkuyor muydu? Belli değil!

Onun telaşı bedeninden değil elindeki bastonundan anlaşılıyordu. Yaşlı kadının bastonu önde üçüncü bir genç ayağı gibi hızlı hızlı ilerliyordu. Kadın bastonuna verdiği enerjiye ve desteğe yetişmeye çalışır gibiydi. Güldü içinden. "Yağmurdan kaçmaya çalışan kadın değil bastonu galiba" diye söylenerek yanından geçen yaşlı kadını süzdü son kez. Bir iki adım attıktan sonra dönüp tekrar kadına baktı. İçinden kadına gülmüş olmaktan dolayı utandı bir an. Kendisi de bir gün belki de bu durumda olacak ve sokağın diğer ucundan kendisi gibi bir başkası ona bakıp içten içe gülecekti. Hayatın ödeşmesi buydu. Bunu biliyordu. Hayat insanlarla hep hesaplaşıyordu. Bir ajan gibi her şeyi takip edip, kaydedip, fırsatını bulduğunda önüne koyuyor ve kendisiyle yüzleştiriyordu.

Bugün de sokağın balici çocukları hasta tavuklar gibi iç içe, birbirlerine sığınmış ellerindeki tek servetleri olan kese kâğıtlarına, yüzlerini gömmüş derin derin çekiyorlardı burunlarına baliyi. Yıkık dökük evin dört basamaklı dört çocuğuydu onlar. Hiç birbirlerinden ayrılmazlardı. Kimin nesilerdi, nereden gelmişlerdi kimse bilmezdi. Her sorana başka bir hikâye anlatır ve bu anlatımın karşılığı olarak da para isterler; vermeyenlere "Canın sağolsun abi vermesen de olur" derlerdi.

Sokağın başından Ahmet'in düşünceli düşünceli geldiğini gören çocuklardan biri hemen sırtını duvara yaslayarak bir sarmaşık gibi kıvranıp ayağa kalktı. Çelimsiz vücudu sallanıyordu. Ahmet, yüzü simsiyah çocuğun sadece kendisine 'merhaba' demek için ayağa kalktığını ve bunu saygı gereği yaptığını biliyordu. Onları seviyordu Ahmet. Her gördüğünde dört basamaklı evin sahipsiz bu dört sokak çocuğuna acıyor, ama elinden bir şey gelmediği için vicdanı sızlıyordu.

Ahmet dört basamaklı evden içeri adımını atmaya hazırlanırken ayağa kalkan çocuğa da uzaktan eliyle otur otur işareti yaptı; ama çocuk bu işareti hiç dinlemedi. Yanlarına vardığında çocuğun ince uzun ve kirden simsiyah olmuş elini sıktı ve "Ne o yine ciğer bayramı mı yapıyorsunuz?" diyerek takıldı. Ciğer bayramı çocukların uydurduğu bir deyimdi. Bir bayram günü Ahmet çocukların bayramını kutlamış, onlar da "abi bizim bayramımız bir tane o da ciğer bayramı" diyerek ellerindeki kesekâğıtları içindeki baliyi göstermişlerdi. O günden bu yana "ciğer bayramı" esprisini Ahmet çocukları her gördüğünde yapıyordu. Çocukların boy sırasına göre oturması Ahmet'in hep dikkatini çekmişti. Yan yana oturduklarında mutlaka çocuklar boy sırasına göre yerleşirlerdi merdiven basamaklarına.

En uzun boylusu olan ve çocukların selamlama temsilcisi havasındaki Kara Hasan, Ahmet'e "Ne o abi nereye uzuyorsun böyle? Yağmur yağacak ıslanacaksın. Güzelim elbisen mahvolacak. Sonra yağmura ana avrat küfredeceksin. Oysa bak havaya, bulutlar uyarıyor insanı, ama dinleyen yok. Hee ağabey, ne diyon bu duruma?" diye takıldı.
Ahmet bu çocuğun insanları yarı 'ti'ye alan üslubunu çok iyi biliyordu. Kara Hasan'ın yüzünün kir siyahlığında tek parlayan ve hayat belirtisi olarak gördüğü gözlerine bakarak.
"Belli ki hava sizin ciğer bayramınızı kutlama telaşında. Ne dersin?" dedi yine onun gibi kinayeli bir soru sorarak.
Kara Hasan, "Ağabey yağmur bizim gibi çocukların bereketi olsaydı hiç birimiz burada olmazdık değil mi?" cevabını yapıştırıp, yine bir sarmaşık gibi kıvrılarak oturdu basamağa. Ahmet tekrar sokağa çıkmadan, Kara Hasan ve diğer çocuklara bir istekleri olup olmadığını sordu. Kara Hasan hemen "Ağabey eve dönerken bize bir ekmek alır mısın? Biz burada olmasak bile aha bu basamağa bırak. Kimseler bu basamağa oturan bizlerin bir şeyine dokunmaz. Sevaba girmiş olursun," diyerek bildirdi isteğini. Ahmet söz vererek ayrıldı çocukların yanından. Yolda Kara Hasan'ın çok zeki bir çocuk olduğunu belki de iyi bir ailede olsa çok iyi bir eğitimle bambaşka bir hayata sahip olabileceğini düşünerek derin bir iç geçirdi…

Caddeye çıktığında ilk gördüğü dolmuşa el sallayarak binmeye çalıştı. Dolmuş, metrelerce ileride durmayı başardı. Kısa bir yolculuktan sonra da amcasının beş, altı masalık çorbacı dükkânına doğru hızla yürümeye başladı. Yüzüne düşen yağmur tanesinden birazdan havanın gürleyeceğini ve her tarafın bir anda karanlığa gömüleceğini biliyordu. Tam zamanında dükkâna varmıştı. Ancak dükkâna girmeden, kapının önünde duran ayakkabı boyacısına takıldı gözü. İlk defa görüyordu adamı. Pos bıyıklı, endamlı bir adamdı boyacı. Alnında küçük küçük yara izleri vardı. Boyacı, Ahmet'in ona baktığını gördüğünde sıcak bir gülümsemeyle başıyla selamladı. Ahmet bu tebessümlü selamlamaya hemen karşılık verip içeri girdi.

Kazım Usta onu görür görmez "Gel aslanım otur şöyle" diyerek dışarıya bakan camın önüne oturttu. Kendisi de hemen ocağın arkasında duran çocuğa "İki çay kap gel" talimatını verdi. İçerisi mis gibi çorba kokuyordu. Kazım Ustanın çorbacı dükkânı küçük ama ünü büyük bir yerdi. Her gün üç dört çeşit yaptığı çorbaların kokusu dışarılara kadar taşar, özellikle akşamcıların uğrak yeri olurdu. Bu küçük yerden Kazım Usta yıllardır ekmeğini kazanıyordu. Hiç evlenmemiş olan Kazım Usta, Ahmet'i oğlu olarak kabul eder ve ilgilenirdi. Ahmet babasını hiç görmemişti. Annesi, Ahmet'i kocasından kalan bir parça mirasla okutmuş, bakmış; bir iki yıl önce de vefat etmişti. Kazım Usta ile aynı mahallede oturan Ahmet'in, dostlukları da sıradan bir yol sohbetiyle başlamış ve baba oğul ilişkisine dönmüştü bir süre sonra. Yıllardır Ahmet ve Kazım Usta bir araya gelir dertleşir, sohbet eder, ara ara bir iki kadeh de olsa bir şeyler içerlerdi. Kimseye anlatmadığı, hüzünlü bir aşk hikâyesi vardı Kazım Usta'nın. İlk kez Ahmet ile paylaşmıştı bu hikâyesini. Ahmet, Kazım Usta'nın gözleri dolu dolu anlattığı bu hikâyeden o kadar çok etkilenmişti ki, ona olan saygısı binlerce kat daha artmıştı. Ancak söz almıştı Kazım Usta, Ahmet'ten. Bu hikâyeyi kimseye anlatmayacaktı. Ama eğer bir gün Kazım usta ölürse, işte o zaman Ahmet bu hikâyeyi yazdığı edebiyat dergisindeki köşesinde konu edebilirdi. Çünkü Kazım Usta, "Kefene izin sorulmaz, giydin mi bütün hikâyeler biter." derdi. O saatten sonra bir şeyin bilinip bilinmemesinin bir önemi olamazdı Kazım Usta'ya göre.

"Eeee Ahmet çorbanı söyleyeyim mi? Karşılıklı höpürdetiriz."

Oturduğu sandalyede ellerini birbirine ovuşturan Ahmet, "Geç bile kaldık Kazım Usta" diyerek heyecanını gösterirken birden bastıran yağmurun şakırtısına döndü. Kapının önünde duran boyacı dükkânın kısa tentesinin altına sığınmıştı. Elindeki sigaranın dumanı pos bıyıklarının içinden süzülüp ağzından çıkan buharla birleşiyordu. Ahmet, tentenin altındaki boyacıya dikkat kesilmiş bakarken bir anda yine göz göze geldiler. Ve boyacı ona, yine o sıcak tebessümle baktı.
Ahmet, bir an için dışarıda, yağmurda bir sığıntı gibi korunmaya çalışan boyacıyı neden içeri çağırmayı düşünemediğine kızarak ani bir hareketle ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Ancak boyacının önüne geldiğinde durarak ne diyeceğini bilemeyen çocuklar gibi bekledi. Söyleyeceklerini unutmuş gibiydi. Yağmur Ahmet'in sırtına vuruyordu. Boyacı başını kaldırıp Ahmet'e "Oğlum ıslanıyorsun. Ayakkabını boyatacaksan içeride boyayayım" diyerek sanki Ahmet'in bir türlü nasıl davet edeceğini bilemeyişinden kurtardı.

"Evet, ayakkabımı boyatacağım. İçeri girin lütfen."

Boyacı yavaşça ayağa kalktı. Ayağa kalktığında Ahmet onun ne kadar iri yarı olduğunu ilk defa fark etti. Şimdi Ahmet'in önünde dimdik ayaktaydı boyacı. Yüzündeki tebessümü daha yakından görüyordu Ahmet ve inanamıyordu. İlk defa bir insanın yüzünde asılı kalmış bir tebessüm görüyordu. Boyacının yüzünde hiç gitmeyen bir tebessüm vardı. Nereye baksa insanlar bu tebessümle karşılaşıyordu. Boyacının tebessümü Ahmet'e ilginç gelmesinden öte, içini ısıttı sanki. Boyacının yüzü ve heybeti insanda inanılmaz bir heyecan yaratıyor ve insan, iri gövdeli bu adama sımsıkı sarılmak istiyordu.

Adam dükkânın içine girdiğinde Ahmet hemen peşinden koştu ve "Önce bir çorba içelim" diyerek bir sandalye çekti masaya. Kazım Usta, Ahmet'in bu adama gösterdiği ilgiyi meraklı gözlerle izliyordu. Ahmet, Kazım Ustanın meraklı gözlerine yakalandığında "Ayakkabımı boyatacağım Kazım Usta" diyerek merakını geçiştirdi. Kazım Usta ocakta duran çocuğa "Oğlum çorba üç oldu" diyerek gülümsedi.

Çorbalar masaya geldiğinde daha kaşıkları daldırmadan içleri ısınmıştı sanki. Boyacının, "Müsaadenizle ben bir ellerimi yıkayıp hemen geliyorum." deyişi o kadar mütevazıydı ki, ne Kazım Usta'nın ne de Ahmet'in gözlerinden kaçmamıştı bu davranışı. Boyacı lavaboya yöneldiğinde Kazım Usta Ahmet'i süzmüş, Ahmet, Kazım Usta'nın bu kendisini süzüşünü hiç fark etmemiş gibi yaparak geçiştirmişti. Masada oluşan bu gizemli sessizlik, nedense hüzünlendirmişti Ahmet'i.

"Bu adamda bir gariplik var Kazım Usta." diyerek bozdu sessizliğini.

Kazım Usta elindeki çorba kaşığını çorba kasesinin içinde dolaştırıyordu. "Hımmm" sesi ağzından onu onaylayan bir tarzda çıkmış ama hiçbir yorum yapmamıştı. Boyacı geri döndüğünde usulca sandalyesini çekip masaya oturdu. Kazım Usta çorbasını her zamankinden daha hızlı ve iştahla içerek "Biraz işim var hemen geliyorum." diyerek hızla mutfağa gitti. Boyacı çorbayı sakin ve nazikçe yudumladıktan sonra Ahmet'in yüzüne hiç bakmadan, "Spor ayakkabı giyiyorsun, ama onları boyatmak istiyorsun. Emin misin?" sorusunu tane tane ve üstüne basarak sordu. Ahmet boyacının ağzından çıkan bu soru karşısında donup kaldı bir an. Ne diyeceğini bilemiyordu.

Boyacı, suskunluğu yine nazikçe, ama şaşırtıcı şekilde düzgün bir Türkçe'yle, "Sanırım bana acıdınız ve bu acıma duygusunu nasıl bana hissettirmeden içeriye davet edeceğinizi bilemediğiniz için bu küçük yalanı söylediniz," diyerek bozdu.
Ahmet adeta yer yarılmış da yerin dibine girmişti sanki. Doğulu görüntüsü ile Türkçesi arasındaki tezatlığa mı yoksa kendi davranışının ve ayakkabı boyatma yalanının açığa çıkmasına mı şaşırmalıydı, bilemiyordu. Elinde sıkıntıyla çevirip durduğu kaşığı bir süre sonra çorba kasesinin içine bıraktı. Konuşması gerekiyordu, ama ne demeliydi? Adamın yüzüne baktığında kelimeler de arka arkaya kendiliğinden dizilmişti sanki: "Acımak duygusu abartılı olabilir, daha doğru ifadeyle bu yapmam gereken bir şeydi. Vicdanım acımayı değil doğru olanı yapmayı tercih eder." Boyacı kendisine gözlerini dikmiş bu yüze dönerek, "Haklısınız. Sanırım benimki vaziyetimden çıkardığım bir hüsnü kuruntuydu. Teklifiniz için çok teşekkür ediyorum. Cevabınız gibi siz de çok naziksiniz," dedi.

Ahmet bu zarafet yüklü cevaba sadece rica etmekle yetinmiş, ama boyacının insanı içine çeken gizeminden kurtulamamıştı. Bir süre sonra, boyacının ellerine kaydı gözleri. Elleri düzgün ve pürüzsüzdü. Kaşığı tutuşu, çorbayı karıştırışı, ekmeği bölmesi… Adamın her hareketinde zarafet gözlemliyordu Ahmet. Ancak içinden de, "Abartıyorum galiba, adamdan bir gizem ve bu gizeme uygun bir davranışlar bütünü oluşturuyorum kafamda." diye düşünüyordu elinde olmadan. Karşısında oturan bu adama karşı içinde oluşan merakı yenmeye çalışıyordu; ama nafile bir çabaydı bu. Beyninde, karşısındaki insanın kendisini içine çeken sıcaklığını silemiyordu bir türlü; ancak soru sormaktan da çekiniyordu işte. Çünkü adamın dikkatli ve gözleme dayanan cevapları kendisini nereye götürecek bilemiyordu. Fakat yine de bu gizemi çözecek tek şey vardı, o da soru sormaktı.

"Sizi ilk defa görüyorum burada. Çok düzgün bir Türkçeniz ve yıpranmamış elleriniz var. Sanırım bu işi daha önce yapmıyordunuz. Yanılıyor muyum?"
Boyacı gözlerini camdan dışarıya dikerek, "Dışarıda yağmur hiç dinmeyecek gibi," dedi Ahmet'in yüzüne bakarak. Sonra da devam etti: "Evet daha önce boyacılık yapmıyordum. Hatta daha önce elime hiç boya değmedi. Mecburiyetten bir iki duvar boyamışlığım vardır; ama hepsi o kadar."

"Asıl mesleğinizi söylemediniz ama."
"Eski bir katilim."

Ahmet bu cevap karşında buz kesti sanki. Şaşkınlıkla "Ama nasıl olur, yani nasıl olur?" dedi kekeleyerek. Boyacı yüzündeki tebessümü koruyarak devam etti:
"Bu hayat herkese bir yol çizer. Çizdiği yol her zaman sürprizlerle doludur. Hayattan hep iyi şeyler bekleriz. Oysa hayat o kadar cömert değildir. Her şey çok yolunda giderken bir anda kendini hayatın sana ördüğü kötü bir ağda bulabilirsin. Çırpındıkça lanet okursun sonra. Lanet okudukça da hayat seni cezalandırır. Bu onun ödeşme yöntemidir. Hayatın sana sunduğu iyi şeyleri kabul ettiğin gibi kötü şeyleri de kabul etmek zorundasındır. Bu kabul acıyı hafifletir. Hayatın birinci ve acı dersidir bu. Ben bu dersi almayı reddettim ve onunla bir savaşa girdim. Aslında savaşı baştan kaybetmiştim; ama asla bunu kabul etmek istemedim. Ben istemedikçe acılarım çoğaldı. Bir süre sonra elimdeki her şeyi kaybettim. Kaybettikçe de acılarım büyüdü. Öfkelendim. Hırslandım. Onun gibi kötü oldum. Onun gibi acımasız oldum. Onun gibi affetmedim. Öfkem büyüdükçe hayatın karşında aslında hiçbir şey olmadığımı anlayamadım. İşte bu savaşın sonunda hayat beni katil olmakla cezalandırdı. Bedelini ödedim ve boyacılık yaparak insanların önünde diz çöküyor ve onların ayaklarının seviyesine iniyorum artık."

Ahmet dili tutulmuş gibi susuyordu. Şaşkındı. Karşısındaki insan bugün yolda düşündüğü şeyi yani hayatın ödeşme olduğuna dair düşündüklerinin canlı bir örneğiydi. Birden aklına gelen ikinci şeyi hızla sordu: "Ya yüzünüzdeki tebessüm? Anlattıklarınızın tam tersi gibi duruyor."
Boyacı dışarıyı gözleriyle işaret edip, "Yağmur hiç dinmeyecek gibi değil mi? Adeta coşmuş. Yağdıkça yağıyor. Her şeyi içine atan insan gibi… Hani dokunsan ağlayacak gibi oluruz ya… Ve birisi dokunduğunda boşalırız, kendimizi tutamayız. Ağladıkça ağlamalarımız çoğalır ya… Bulutlar ve insanlar birbirine çok benzer Ahmet," dedi.
İlk defa ona ismiyle hitap etmişti. Bu Ahmet'in gözünden kaçmadı. Oysa kendisi onun ismini bilmiyordu. Daha da ötesi adam bugün bulutlar için düşündüklerini ifade ediyordu. Bu kadarı fazlaydı artık. Bu kadar olamazdı. İlk defa böyle bir durumla karşılaşıyordu.
Ahmet'in sessizliğini araya giren Kazım Usta bozdu. "Ahmedim geç kaldım, ama sanırım yeni arkadaşın beni aratmadı ve maalesef ben malzeme almaya çıkacağım. Bu yeni aldığım çocuk söylediğim her şeyi yarım yapıyor. Yarına malzemeler eksik beni affet. Dükkân sana emanet hadi kal sağlıcakla." diyerek elinde siyah dev şemsiyesiyle kendini sokağa attı.
Bu yağmurda hiç kimsenin çorba içmek için dükkâna uğramayacağını biliyordu Ahmet. Dükkânın içinde boyacı, kendisi ve yeni eleman baş başa kalmışlardı. Yağmurun şiddeti bir an için azalıyor sonra gök gürlemeleri eşliğinde yeniden başlıyordu.
Boyacı dışarıdaki yağmura gözlerini dikmiş öylece düşünüyordu. Şimdi dirseklerini dayadığı masa kadar sert görünüyordu. Boyacı Ahmet'in kendisini sanki izlediğini fark etmiş gibi kafasını ona doğru çevirerek "Yağmur hiç dinmeyecek gibi değil mi?" sorusunu yeniden sordu. Ahmet boyacının sürekli tekrar ettiği bu sorunun bir anlamı olduğunu düşünmeye başlamıştı.
"Neden hep yağmurun dinip dinmeyeceğini soruyorsunuz?" dediğinde ise, boyacının ilk defa yüz ifadesinin değiştiğini ve yüzündeki tebessümün yerini yakalanmış olmanın kaygısına bıraktığını gördü. Boyacı ilk defa gözlerini kaçırmış ve dirseklerini masadan indirerek ellerini masanın altına koymuştu. Adeta küçülmüştü boyacı…
Dev gibi adamı bu soru ellerinden kelepçelemiş gibiydi. Ahmet adamın bu ruh halinin bir soruyla nasıl bir anda değiştiğine inanamıyordu. Adamı düştüğü bu ruh halinden çıkarmak için de hemen konuyu değiştirdi ve "Bir çay daha içeriz değil mi?" diyerek tezgâhta sıkıntıdan patlayan çocuğa iki çay getirmesini rica etti.
Boyacı çayı duyunca elini cebine atıp sigarasını çıkardı ve Ahmet'e tuttu. Ahmet kullanmadığını söyleyerek nazikçe reddetti. Boyacı sigarasından bir iki nefes çektikten sonra yeniden eski haline döndü. Çocuk çayları masaya koyduğunda boyacı iyice neşelenmişti. Adamın neşelendiğini gören Ahmet de neşelenmiş tıpkı boyacı gibi yüzüne bir tebessüm yerleştirmişti. Sorulara devam edip etmemesi gerektiğini bilmiyordu. Belki de adamın hayatını sorularla deşerek ona geçmişi hatırlatıyor ve adamın acı çekmesine neden oluyordu. Bu düşünce onu soru sormaktan vazgeçirdi; fakat kafasından adamın nasıl katil olduğu sorusunu bir türlü atamıyordu.

Boyacı Ahmet'in kafasından geçen şeyi sanki okumuş gibi, "Biliyorum çok soru sormak istiyorsun; ama sormaktan çekiniyorsun. Ben sorularından, sen soruyu sormaktan korkuyorsun. Yani ikimiz de korkuyoruz. Sen sorularının beni incitmesinden, ben ise sorularına vereceğim cevapların seni üzmesinden korkuyorum. Yani korkuyoruz. Korku insanı nasıl susturuyor değil mi? Dönüp dolaşıp her şey korkuya geliyor. Korku insanı rezilce, cesaret ise erken öldürür Ahmet. Benim korkularım cesaretimi büyütüyordu. Cesaretim ve korkaklığım beni hem rezilce hem de erken öldürdü. Bundan tam yirmi yıl önce her genç gibi ben de hayatın içine akıyordum. Hiç zaman maddi sıkıntı çekmedim. Üst düzey memur bir ailenin tek çocuğu olarak her türlü imkâna sahiptim. Şımarıktım.Ukalaydım. Kendime inanılmaz güveniyordum. Her genç gibi heyecanlıydım. Her genç gibi biraz serseriydim. Her genç gibi biraz âşık, biraz asi, biraz melankoliktim ve her gencin içinde taşıdığı bir küçük nokta kadar katildim. Bir örümceği, bir karıncayı ezmek duygusu kadardı içimdeki katil. Kimisi kuşları öldürür sapanla, kimisi köpekleri, kedileri, kimisi tilki avına çıkar, kimisi keklik. İçimizdeki nokta kadar katilin yaptığı işlerdir bunlar. Bunları yaparken hiç sorgulama gereği duymayız. Doğanın kanunu der geçeriz. Doğanın kanununun, ölmek ve öldürmekten ibaret olduğunu keşfettiğimizden, bugün hep öldürüyoruz bir şeyleri. Savaşlara sürülüyoruz. Elimizde ölüm makineleri ne kadar çok öldürürsek o kadar çabuk kazanacağımıza tam inançla parçalıyoruz karşı bedenleri. Adı savaş olduğu için öldüren asker katil olmuyor. Hatta madalyalar takılıyor. Tıpkı keklik avına çıkanların, tıpkı tilki avına çıkanların, tıpkı serçe avlayanların birbirine hava atması gibidir bu. İçimizdeki nokta kadar olan katil bir anda kocaman bir canavara dönüşür. Öldürmekten aldığımız zevk adım adım bizi içine çeker ve "can" denen şey önemsizleşir. Maganda kurşunu olur. Kurşunu sıkan hiç tanımadığı birini öldürdüğü için üzülmez, kendi canı ondan daha kıymetlidir çünkü. Cezaevinden nasıl çıkacağının yollarını arar önce, vicdanını nasıl temizleyeceğinin değil. Biliyorum uzattıkça uzatıyorum Ahmet, ama içimizde taşıdığımız nokta kadar katili anlamadan benim hikâyem açıklanamaz. Bir cinnet hali diye işlediğimiz cinayetlerin temelidir ezdiğimiz karınca, öldürdüğümüz örümcek, güvercin…Ve işte hayat bu duyguların ödeşmesini sana kat be kat ödetir. Bir güvercini öldürdüğünde attığın sevinç narası ile bir insanı öldürdüğünde saklanacak delik aradığın yerdedir hayatın ödeşmesi. Her iki durumda da göğüs kafesinin içinde heyecan ve korkuyla atan yüreğin ta kendisidir hayat…
"Güzel geçen gençlik yıllarımın bir anda kâbusa dönüşeceğini ve beni sevdiklerimden, dostlarımdan, ailemden, eşimden ayıracağını asla, ama asla bilemezdim. Benim hikâyem yaşanmış binlerce hikâyeden farksızdır Ahmet. Hayattan ders almayanlara karşı hayatın cezalandırmasının bir örneğidir sadece. Hoyratça harcadığım hayatımın elimden yine hoyratça alınışının örneği. Elimden kayıp gittiğinde, parçalandığında sahip olduğum her şey gibi ben de yok oldum. Parlak bir hayatın örselenmiş onuru gibi çiğnedim elimde olanları."

Boyacı ikinci sigarasını yakarken iyice efkarlanmıştı. Fakat bu duygularını bastırması gerekiyordu, bunun için yüzüne yeniden bir tebessüm yerleştirerek, "Sen korktun sormadın, ama ben eğer senin korktuğun ancak bana sormadığın soruları cevaplamazsam sana kötülük yapmış olacağımı düşünüyorum. Bu yüzden elimden geldiğince çok derinlere inmeden özetlemeye çalışıyorum hayatımı. Dediğim gibi yaşanmış binlerce hikâyeden farksızdır aslında benim hikâyem," dedi Ahmet'i daha fazla kaygılandırmamaya çalışarak.

Ahmet, anlatımına ara verip açıklama yapan boyacıya "Bir çay daha ister misin?" diye sordu. Boyacı onaylar bir şekilde başını önüne eğince, çocuğa çayları tazelemesini söyleyerek yeniden boyacıya döndü. O anlattıkça Ahmet heyecanlanıyor, devamını duymak için sabırsızlanıyordu.

"Üniversiteyi bitirdikten sonra sevdiğim kadınla evlendim. Onu gerçekten çok sevmiştim. Rüyalarımı süslerdi. Onsuz bir yaşam düşünemezdim. Evlendikten kısa bir süre sonra önce babamı, sonra annemi kaybettim. Onlar üst üste öldüğünde aslında sevinmiştim. Sevinmiştim; çünkü birbirlerini ölünceye kadar sevmiş iki insan aynı yerde kısa sürede buluştular. En büyük istekleri benim evlenmemdi onu da gördüler. İlk çocuğumuz dünyaya geldiğinde benden daha mutlu kimse yoktur diye düşünmüştüm. Ailemden kalan mirası kumara devrettim. Nasıl oldu bilmiyorum. Her şey çok hızlı gelişiyordu. Yaşadığım mutluluğu oyun kâğıtlarına teslim etmek ne büyük bir bencillikti. Evet bencildim. Sadece kendimi düşünüyordum. Kendimi düşündükçe mutluluklarım tükeniyordu. Evin yolu hep gözümde büyürdü. Günlerce eve gitmediğim olurdu. Her kaybettiğimde kendime bir daha oynamayacağıma dair sözler verir, her defasında kendi verdiğim sözlere ihanet ederdim. Eğer kendine bir kere ihanet edersen hep edersin Ahmet. İhanet insanın içindeki şeytandır. Verdiğim sözlere her ihanet edişimde değerlerimi kaybettim. Değerlerim yok oldukça insanlığım da yok oldu. Arsızlaştım…"

Sustu boyacı yeniden. Derin bir iç çekti ve Ahmet'e "Yağmur hiç dinmeyecek gibi, değil mi?" sorusunu yeniden sordu. Sonra da kendi sorusunu yine kendisi cevapladı: "Diner yağmur, ama insanın içindeki yağmur dinmez Ahmet. Yine yağmurlu bir gündü. Kaybetmiştim yine. Yine ezik ve yine kendime sözler vererek çıkmıştım kumarhaneden. Yine ihanetler içindeydim. Çocuğumu özlemiştim; her kaybedişim ardından özlediğim gibi. Karımı özlemiştim; her kaybedişimin ardından özlediğim gibi. Onlar benim sığındığım tek sevgi limanıydı. Ama liman batıyordu. Sevgi limanım çürüyordu. Çökecekti sevgi limanım, biliyordum ve ben altında kalacaktım kendi ellerimle yıktığım bu enkazın. Limanımın yok oluşunu seyrediyordum. Ancak yine de dönüp dolaşıp çürüttüğüm limana sığınıyordum. Karım her defasında çürüyen limanı tamir etmek için direniyordu. Beni sarıp sarmalıyor, bana değer veriyor fakat o bana değer verdikçe, ben kendimden nefret ediyordum. Her şeyin sebebini hayata yüklüyordum. Hayat bana gülmüyordu. Hayat lanetleri üstümdeydi. Hayattan nefret ediyordum. Ben iyiydim, hayat kötüydü; ben gururluydum, hayat gurursuzdu; ben sevgi doluydum, hayat sevgisizdi. Tüm bu bahtsızlığımın anasıydı hayat. Küfrediyordum bağıra bağıra ona. Yağmur yağıyordu. Ben kaybetmiştim. O esnada sokağın köşesinden yaşlı bir adam çıktı ve bana 'Bu saatte böyle bağırma oğlum insanlar uyuyor' dedi. Yağmur yağıyordu. Adamı tutup yakasından ittim var gücümle. Yağmur hızlanmıştı. Adam yere düştü kafasını kaldırıma çarparak. Öylece kaldı. Yağmur yağıyordu ve ayağımın önünde küçük bir kanlı su birikintisi çoğalıyordu. Korktum; hem de çok korktum. Adamı öldü sandım. Kollarından tutup sürükledim bir köşeye. Bir inşaatın önündeki kum birikintisine bıraktım. Yağmur yağıyordu deli gibi. Delirmiştim. Nerden buldum küreği ve nasıl aklıma geldi bilmiyorum. O toprağın altına gömdüm adamı ve kaçmaya başladım. Kaçtım, kaçtım, kaçtımmmm!.. Bir yerde bir kaldırıma yığıldım. Yaşlı bir adam gelip önümde durdu. Elinde şemsiyesi vardı. Yüzüme baktı uzun uzun. 'Yağmur hiç dinmeyecek değil mi?' dedi."
Ahmet boyacının gözlerinden akan yaşı gördüğünde içinden, "İçindeki gözyaşı hiç dinmeyecek galiba" diye geçirdi. İçi daralmıştı Ahmet'in. Boyacı ise susmuştu. Gözlerinden akan yaşın hiç farkında değil gibiydi. Boyacının gözyaşları hızlanmaya başlamıştı. Ahmet hiçbir şey diyemiyordu. Öylece bakıyordu boyacıya…

Boyacı "O kaldırımda ne kadar oturdum ve yaşlı adamın bana sorduğu o soruyu kendi kendime kaç defa tekrarladım bilmiyorum. Polisler gelip beni bulduğunda hâlâ yağmur yağıyordu. Karakolda ölen yaşlı adamın yakınlarının bedduaları duyuluyordu. Katil bendim. Katiller beddualıydı demek ki ben beddualıydım…

"Hayat beni katil yaptı diyordum. Suçlu yine hayattı benim için. Ben onu suçladıkça o da benden nefret ediyor, nefret ettikçe de acılarım çoğalıyordu. Ben adamı itip ölümüne sebep olduğumu düşünürken, adamın ölmediğini. Adamı toprağın altına gömdüğümde hâlâ yaşıyor olduğunu karakolda öğrendiğimde ise bunu, hayatın bana oynadığı ikinci bir oyun gibi düşünmüş ve içimde binlerce kez ölmüştüm."

Boyacı, hikayesinin sonuna geldiğinde dışarıdaki yağmur sanki bunu bekliyormuş gibi duruldu bir anda. Dışarıdaki yağmur yerini boyacının içindeki yağmura bırakmıştı şimdi: "Oğlum ve karımı bir daha hiç görmedim. Nerdeler, ne oldu onlara hiç bilmiyorum. Hiç ziyaretime gelmediler. Onlar için hep Allah'a ve hayata yalvardım. Yıllar sonra çıktığımda önümde gördüğün bu boya sandığını aldım ve insanların ayaklarına eğilerek, ölmeyi beceremeyen bir insan olarak bir umutla dolaştım durdum."
Dışarıda yağmur dinmiş, güneş ışıkları bulutların arasından süzülmüş, ortalık yeniden aydınlanmıştı. Boyacının gözlerinden ise yaşlar akmaya devam ediyordu. Bir süre sonra kafasını kaldırdı, gözyaşlarını elleriyle silerek camdan dışarıya baktı. "Gitme vakti geldi." derken yine yüzüne Ahmet'in ilk gördüğü andaki tebessümü yerleştirdi.
Ahmet boyacının anlattıklarının ağırlığını bütün bedeninde hissediyordu sanki. Ondan önce masadan kalktı. Onu yolcu edip kendisi de eve gitmek istiyordu. Söyleyebilecek hiçbir sözü yoktu. Kapıya geldiklerinde birden durdu Ahmet, dükkâna gelirken uğradığı sokak çocuklarını hatırlayarak ustanın yardımcısına "Oradan bana bir ekmek sar, bizim sokak çocuklarına söz verdim. Unutursam küserler bana" dedi.
"Parasını ben vereyim Ahmet ve evime içimde bir huzurla gideyim" diyerek bozuklukları masaya bıraktı boyacı ve hızlı adımlarla Ahmet'le vedalaşmadan uzaklaştı. Ahmet daha bir şey söylemeye vakit bulamadan arkasını döndüğünde, boyacı çoktan caddenin köşesini dönmüştü.

Bu adama karşı derin bir saygı oluşmuştu Ahmet'in içinde. Yoksa acımış mıydı adama, bilemiyordu. Ama ne olursa olsun boyacı iyi bir insandı. Yaptığı hatanın bedelini çok ama çok ağır ödemişti. Ancak insanların önünde eğilmek için boyacılık yapıyor olması onun içini burkmuştu. Elindeki kâğıda sarılı sıcak pideyi koltuğunun altına alarak hızla dükkândan uzaklaşırken, boyacının adını hâlâ bilmediğini fark etti. Adını bile soramamıştı adama. Ama onu asla unutmayacaktı. Bir daha dükkâna gelmeyeceğini, bir daha oralara uğramayacağını seziyordu bir yandan da. Çünkü hayat ona ödediği bedel karşısında aslında gururunu ve kaybettiği değerlerini geri vermişti, bunu adamın her halinden anlamıştı.

Bindiği dolmuştan sokağın başında inerek hızlı adımlarla evin sokağına girdi. İlerde yıkık evin basamaklarında sokak çocuklarını ve en uzunları olan Kara Hasan'ı seçebiliyordu uzaktan. Kara Hasan onu geç fark etmiş, ayağa kalkmaya çalışmış, ama bu kez başaramamıştı. Ahmet koltuğunun altına sıkıştırdığı kesekâğıdına sarılı pideyi Kara Hasan'a uzatarak, "Ekmek sıcak çocuklar soğutmadan yiyin" sözlerini sıcak bir talimatla söyledi. Kara Hasan "Sağolasın ağabey sevaba girdin vallaaa" diyerek ekmekten koparıp bir parçasını önce Ahmet'e uzattı, sonra ise çocuklara pay etti. Ahmet uzatılan ekmeği Hasan'ın kirli ellerinden aldı ve ısırdı. Sonra da Hasan'a, "Senin bir evin, kimin kimsen yok mu? Bana doğruyu söyle," dedi.
Hasan, "Varmış ağabey varmış. Babam ben küçükken katil olmuş cezaevine girmiş. Annem hastalıktan ölmüş. Benim hikâyemin özü özeti bu ağabey," dedi çok doğal bir şeyi anlatırmış gibi.

Hasan'ın bu sözleri bir anda Ahmet'in kafasında dank etti. Çünkü boyacının anlattığı hikâye bir anda gözlerinde canlanmıştı. Devamını duymak istemiyordu artık. Gözlerinin dolduğunu hissettiğinde Kara Hasan'ın başını okşayarak hiçbir şey söylemeden yanlarından uzaklaştı. Arkasından Hasan'ın neşeli sesi geliyordu. Dönüp tekrar baktı Ahmet. Kara Hasan'ın yüzünde boyacının tebessümünü gördü.

akinolgun@mavimelek.com

Başa dön

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics