MaviMelek
"Tramvayı aksi yönde beklediğimi anlayıp, caddenin karşısına ölümlere geçiyorum." - Tezer Özlü

[Öykü]"Tırtılış" | U. Şahin Tağı

John Douglas

"UÇTUM, ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU"

O sıcak yaz günü gökten yağdıklarında, şaşkınlığımın yanında kötü bir şeylerin olacağını da sezinlemiştim…
Akşam olmuştu, işten eve gidiyordum. Her zamanki gibi trafik sıkışıktı ve radyoda herhangi bir kadın yine diğerleri gibi herhangi bir şarkıyı, herhangi bir şekilde söylüyordu. Yorgunluk içimi kurutuyordu. Eve gidip, annemin hafta sonu yaptığı yemeklerden biriyle, iki üç şişe bira ve rahat bir koltuğun hayalini kuruyordum. Annem, ablamla şehrin diğer yakasında yaşıyordu. Ablamın akıllı ve minik bir kızı vardı ve iyi bir kolejde burslu okuyordu. Sanırım ablamdan daha çok seviyordum onu. Annem, hafta sonları ablam ve yeğenimle gelir, evimi temizleyip, ütülerimi yapardı. Ben de yeğenim ve ablamı alıp sinemaya veya sahile götürürdüm. Eve döndüğümüzde saklama kaplarına sıkıştırılarak dolaptaki yerlerini almış yemekler hazır olurdu. İşte o yemeklerden en sevdiğim zeytinyağlı baklayı ve yanında açacağım soğuk şişe biraları düşünürken çakan şimşek trafikteki korna seslerini bile susturmuş, tüm hayalleri uçurmuştu. Gök gürlemesi herkesi şaşırtmıştı çünkü ne haberlerde ne de görünürde yağacak bir damla yağmur gözükmüyordu. Hayalini kurduğum baklaların arabamın camına patır patır döküldüğünü görünce şaşkınlıktan öndeki arabaya çarptığımı bile fark edememiştim. Gökten yağan şeyin tırtıl olduğunu anladığımızda ne arabayı ne de baklayı umursuyordum. Bence kesinlikle görülmesi gereken bir manzaraydı. Akşam haberlerde buna bir fırtınanın sebep olduğunu öğrenip rahatlasam da, baklayı yiyemeden çöpe dökmüştüm. Tırtıllardan temizlenmiş yollarla beraber yine hayat rutinine dönmüştü. Hafta sonu yeğenim ve ablamla balık avlamaya gitmiştik ve inanılmaz eğlenmiştik. Bu sefer evden çıkmadan anneme bakla yapmamasını rica etmiştim. Sanırım bendeki bu etki dışında kimselerin aklında o güne dair bir şey kalmamıştı. Ta ki saçında bir tek tel bile kalmayan insanların akını ile hastanelerde doktor kuraklığı ve koridorlarda sıra kavgaları baş gösterene kadar. Televizyonlarda bu konu üstüne tartışma programları ve paneller düzenleniyordu. Sabah programlarında kadınlar tırtılları konuşuyordu. Her program ve araştırmanın sonunda bu vakaların tırtıl yağmurundan sonra oluştuğu fikri çıkıyordu. Maalesef tırtıl yağmurunu da her zaman yaptığımız gibi hemen unutmuş olsak bile, bu sefer farklıydı ve bizi saçlarımızdan etmişti. Ben ve çevremdeki herkes artık neredeyse keldi. Bu kellik bazıları için dayanılmaz bir şeydi ve intihar edenler çoğalıyordu. Bir yandan devlete karşı protestolar yükseliyor, diğer yandan bazıları dünyanın sonunun geldiğini iddia ediyordu. Bunun üstüne bir takım önlemler alınmıştı. Moda, sanat, sanayi, siyaset, spor kendini yenilemeye değiştirmeye başlamıştı. Dizilerde kahramanlar kel ve mutlu gösteriliyordu. Keloğlan maceraları sinemada en üst sıralara kadar yükselmişti. Zamanla insanlar kendilerini buna alıştırmış, dik çıkan sesler azalmıştı. İnsanların bakışları bile yavaş yavaş değişiyordu sanki. Kısaca düzen düzenleniyordu. Bu arada ben hâlâ bakla yiyemiyordum.

Sonra bunun bir başlangıç olduğu anlaşıldı. Ben yine biramı, televizyonun karşısında içerken keyifle, insanlar yeni çıkan bir çift kolun yararlı mı- zararlı mı olduğunu tartışıyordu. Evet, artık kollarımızın altında bir çift yeni kol çıkıyordu. Benim de yavaş yavaş yeni kollarım uzamaya, gelişmeye başlıyordu. Niye bilmiyorum ama yeni çıkan kollarım bana mutluluk vermişti. Fakat bütün kollarımı aynı anda, aynı serilikte kullanamıyordum. Elbiselerimi yenilemek de baya pahalıya mal olmuştu. Mağazalar insanların akınına uğruyordu. Hem kel hem de dört kollu olmak sanırım bu açıdan bazılarının yüzünü epey bir güldürüyordu. Dört kolu etkili kullanma konusunda bir eğitim programına katılmıştım. Kollarımızın dinamiğinin tırtıl kelimesinin içinde yattığını söylemişti hocamız ilk derste. “TıR-Right” ve “TıL-Left” anlamına geliyormuş. Tır dediğinde sağ, Tıl dediğinde sol kollarımızı oynatıyorduk. Tır-tıl, Tır-tıl, Tır-tıl… Ve sonunda öğrenmiştik. Bazı mutaassıp kurslarda sarımsak ve soğan şeklinde öğretiliyor gibi bir şeyler de duymuştum. Artık hem rapor yazıp hem de yemek yiyebiliyordum ama maalesef baklayı hâlâ yiyemiyordum. Yemek düzenlerimiz ve zevklerimiz de değişiyordu. Annem artık hafta sonu geldiğinde yemek yaparken aynı anda ütü yapabiliyordu. Ben mangal yaparken, telefondaki arkadaşımla sohbet edebiliyordum. Eskiden iki kolla işleri nasıl yetiştirdiğimizi düşünür olmuştuk. Yirmi parmak daktilo yazamayan sekreterler ayıplanıyor, yeni kollarını etkili kullanamayan yaşlılarla dalga geçiliyordu.

Bu dönem çok hızlı ve güzel gelişmişti ama kısa sürmüş, yeni problemler çıkmaya devam etmişti. Bacaklarımın dizden aşağısını hissetmekte zorluk çekiyordum. Bacaklarım vücudumu taşıyamaz duruma gelmişlerdi ve TV karşısında oturup birkaç bira içmek her şeyden daha zevkli geliyordu. Televizyonda diğer insanların da bu tarz şikayetleri olduğunu öğrendiğimde artık yataktan çıkamaz duruma gelmiştim diyebilirim. İşe gidemediğim için patronumun beni kovacağı düşüncesi ile sabah programında çıkan doktorun bu konudaki görüşlerini dinledim. Kısa süreceğini söylüyordu. Bir şeyler yemek için yataktan çıkmam gerekiyordu ama bunu yapamıyordum ve zaten bu hafta sonu annemlerde gelmemişti. Pencerenin önündeki saksılar dikkatimi çekmişti. O güne kadar çiçeklerin ve yapraklarının bu kadar lezzetli olabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Sanırım artık bakla yemek hiç istemiyordum. Tam bir hafta süren ağrılı ve sancılı dönemden sonra herkes gibi ben de bacaklarımın son haline alışmaya çalışıyordum. Dizlerimden aşağısı artık yoktu. En kötüsü artık dik yürüyemiyorduk. Mecburen eğilerek yürüyorduk. Yeni çıkan kollarımız şimdi daha da anlam kazanmıştı. Bir yandan yürüyüp diğer yandan çanta benzeri şeyleri taşımak, tokalaşmak veya el ele tutuşmak için onlara fazlasıyla ihtiyacımız vardı. Yine moda, spor, sanayi değişmek, evrimleşmek zorundaydı ve büyük bir hızla değişti, yenilendi. Bu halimizle aslında daha hızlı yürüyebiliyor ve daha az yoruluyorduk. Herkes önüne bakmak zorunda kaldığı için işler daha hızlı çözülüyor, insanlar arasında kavgalar azalıyordu. Kısaca işler yine yoluna girmeye başlamıştı. Bazı küçük gruplar hâlâ dik yürümeyi savunuyor, bu değişimi reddediyordu ama istemeseler de bu sistemde yürümek zorunda olduklarını kabulleneceklerdi. Tır-tıl, tır-tıl, tır-tıl…

Çarşamba sabah işe gitmek için uyandığımda kendimi bir yün yorgana veya ona benzer bir şeye sarılmış ve bağlanmış şekilde bulmuştum. Bunun nasıl veya kimler tarafından yapıldığını bilmiyor fakat düşünmek de istemiyordum. O kadar yorgundum ve uyku o kadar tatlı geliyordu ki uyumaya devam ettim kaç saat uyudum bilmiyorum ama arada uyanıp tekrar uyuyordum. Karnımın acıktığı ve kendimi çok güçlü hissettiğim bir noktada uyanarak yorgandan çıktım. Kendimdeki değişiklik hayretler ötesi bir şaşkınlığa yol açmıştı. Kanatlarım çıkmıştı ve sanki boyum uzamış biraz da irileşmiştim. Çok güçlü ve iyi hissediyordum kendimi. Pencereyi açıp uçmaya başladım. Uçtum, özgürlüğe doğru içimde bir burukluk, çünkü işte o an anlamıştım bu özgürlüğün sadece bir gün süreceğini ve o an tekrar bakla yiyebilmeyi hayal etmiştim ama sanırım her şey için artık çok geçti…

Kan ter içinde uyandığımda saat 03.22'yi gösteriyordu…

~~~
Sayı: 42, Yayın tarihi: 23/11/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics