[Öykü]"Transfer" | Volkan Gemili
"ANLAMSIZLIĞIN İÇİNDE BİR ANLAM"Ay ışığı hariç yeryüzünü aydınlatan bütün ışıkların kaynağı kesilmişti sanırım o gece. Arabanın içinden dışarıyı seyrediyor, bir taraftan da arabayı kullanan yirmi senelik arkadaşımın dediklerini anlamlandırmaya çalışıyordum. Ay ışığının deniz üzerinde oluşturduğu yansımada, yeni başlayan yağmur damlacıklarını görebiliyordum. Karanlık gecede arkadaşımın sesi yanında arabanın sileceklerinin çıkarttığı ses vardı. Yağmur, arabanın ön camını tam olarak ıslatmamış olmasına rağmen, çalışan sileceklerin çıkarttığı o ses: Sanki burnumun içerisinden girerek beynime hücum eden yüzlerce böcek, bu çıkan sesle kafatasımın içinde parti veriyorlardı. Radyoda çalan şarkı biterken araya giren spiker ‘kazaların bilmem kaçının yağmurun ilk başladığı sıralarda gerçekleştiği' yorumunu yaptığı o anda arkadaşım yüzünü yüzüme yaklaştırıp; "Yapalım mı, yapmayalım mı?" diye sordu? Virajdan hızlı bir şekilde çıkan arabayı fark etmedi. Direksiyona hızlıca uzandım ve sağa kırdım. Arabanın korna sesi gürültülü bir şekilde uzaklaşıp gitti. Kızgın bir şekilde; "Böyle bir şeyin gerçekleşmesi imkânsız. Saçmalıyorsun. Yola bak öldüreceksin bizi," dedim. *Kafamı çapmıştım ama tam olarak bayılmamıştım. Arabanın hava yastığı şişip, kafamı sağ tarafımdaki cama yapıştırdı. Boynum kırılacaktı sanki. Arabanın içi su ile dolmaya başlamıştı. Deniz suyu ilk defa canımı acıtıyor ve deniz kokusu ilk defa midemi bulandırıyordu. Kusmaya başladım. Kusmuğum hava yastığı yüzünden yere akmıyordu. Nefes alamamaya başladım. Deniz suyuyla değil kusmuğumla boğuluyordum. Çok acımasızca bir ölümdü benim için. Üşümeye başladım. Hem de çok üşümeye. Bedenimin soğuduğunu hissediyordum. İlk defa anlamsızlığın içinde bir anlam aramanın ne kadar anlamsız olduğu düşüncesi geldi aklıma. Etrafımda gelişen ve gelişecek tüm olayların, olguların, tabuların ve varsayımların beni o kadar da alakadar etmediğini anladım. Ruhumun bedenimden ayrıldığı o an, bırakın bu düşünceleri, düşüncenin bile ne kadar anlamsız olduğunu gördüm. Tanrının bütün gücünü içimde hissediyordum. Bu ne güzel bir duyguydu! Koltuğun üzerinde oturan bedenime baktım. Onun ben olabileceğine inanamadım. Çok sakil gözüküyordum. Yirmi senelik arkadaşım yanımda bir melek gibi uçuyordu. Bana yaklaşıp "şimdi tam zamanı," dedi. Onun bedeninin içine girdim. O da benimkinin.Gözlerimi açtığımda acile doğru giden sedyenin üzerindeydim. Hastane koridorlarında tavandaki ışıkları saymaya başladım. Tam yirmi üç tane ışık geçtikten sonra iki yana açılan bir kapıdan içeri girdik. Başımdaki insanlar telaş içerisindeydi. Eğer ağzıma soktukları o hortum olmasaydı, "merak etmeyin, her şey yolunda," diyecektim. Doktor elindeki kaleme benzer ışığı gözümün içerisine sokuyordu. Tepki veremiyordum. Ağzımdaki hortumu çıkartıp başka bir hortum taktılar. Bu arada hemşirenin sağ koluma girdiği iğneyi hissettim. Terlemeye başladım. Vücudumdaki ıslaklık terlememi durdurmuyordu. Vücudumdan yayılan kokunun burun deliklerim içerisinden girmesine engel olamıyordum. İğne de etkisini göstermeye başlamıştı. İlacın damarlarımdaki akış hızını hissedebiliyordum. Başım dönmeye başladı. Konuşmalar kulağımın içerisinde sinek vızıltısı halini aldı. Kusmak istiyordum. Gözlerim kapandı ve uykuya daldım. *"Artık güvendesin hayatım. Hepsi ama hepsi geçti."Başucumda yirmi senelik arkadaşımın eşi beni dudaklarımdan öpüyor, çocukları ise yatağımın ayakucunda gözlerinin içi titreyerek bana bakıyorlardı. Doktor elinde tuttuğu kâğıda not alırken, bakışlarını bana doğru çevirdi. "Çok şanslısınız. Tam da yol çalışmasının olduğu yerde kaza yapmış olmanız büyük bir tesadüf. Şansınız arkadaşınızınki gibi yaver gitmeyebilirdi. Tanrıya şükretmelisiniz." "Nasıl yani? Arkadaşıma ne oldu ki? Yoğun bakımda mı?" "Çok üzgünüm. Kurtaramadık." Bu sözleri duyduktan sonra ne hissedeceğimi, ne düşüneceğimi, ne konuşacağımı, neyi sorup neyi cevaplandıracağımı bilemiyordum? Ölü müydüm yoksa yaşıyor muydum? Yaşadığım için sevinmeli mi yoksa üzülmeli miydim? Ağlamalı mı yoksa gülmeli miydim? Beni teselli etmeye çalışan yeni karım, elleriyle gözyaşlarımı siliyordu. İçimde oluşan bir soğukluk kafatasımın en üst noktasından başlayarak ayak parmak uçlarıma kadar beni istila etti. Kendi iradem dışında titremeye başladım. Durduramıyor, kontrol edemiyordum. Doktor, hemşirelere nöbet geçirdiğimi söylüyor, şu an aklıma gelmeyen bir iğnenin ismini hazırlamalarını emrediyordu. Çığlık atmak istiyor ancak sesim hiç çıkmıyordu. Yatağın içinde bir sağa bir sola debelenmeye başladım. Hemşireler hemen beni kontrol ettiler. Bu sefer sol koluma enjekte ettikleri ilaç çok daha çabuk etkisini göstermişti. Tekrar uykuya daldım. *Şu an aradan on sene geçti. Gerçek karım eskiden birlikte oturduğumuz aynı evde oturmaya devam ediyor. Ben de yeni evime, karıma ve çocuklarıma iyice alıştım. Yeni eşim akşamları zamanını kumarhanelerde konken oynayarak geçirdiği için ben de o saatler içerisinde gerçek çocuklarımla ve eşimle zaman geçirebiliyorum. İlk başlarda onu, kocasının ölümünden dolayı teselli etmek için gidiyor, bir taraftan da kendi ölümüme üzülüyordum. İlerleyen zamanlarda ruhlarımız sevişmemize engel olamadı. Bir keresinde "yoksa sen o musun?" diye sorduğunda, "hangisi olmamı istersen o olurum" demiştim. Evin altındaki ofisimde işlerimi yürütüyor, hiç dışarı çıkmıyorum. Maddi açıdan problemim yok. Kumarhaneden gece yarısı gelen karım öğle saatlerine doğru uyanıyor. Onunla da akşam yemeğine kadar çok güzel vakit geçiriyoruz. Geri kalan hayatımı dört çocuğum ve iki karımla geçireceğimden dolayı çok mutluyum. Teşekkür ederim dostum.Sayı: 24, Yayın tarihi: 19/04/2008 |

