MaviMelek
"Bu nedenselliği kuran ben değilim. Buna doğdum, senin gibi." - "Dalgakıran" / Türker Armaner

[Editör'den] "Türker Armaner ile Zaman ve Mekân Bağlamında Öykü" | Hasan Uygun

Taş Hücre | Türker Armaner

"DÜŞÜN İÇİNDE BİR DÜŞ"

“Kuracağım dil, konuşulacak, aktarılacak, hatta düşünülecek bir dil olmayacak.” Türker Armaner'in Taş Hücre kitabındaki “Saat” isimli öyküsünde, Seha karakterine kurdurduğu bu cümlenin etkisinden uzun süre kurtulamadım. Kıyısız, Taş Hücre ve Dalgakıran… Bitirdikten sonra, her üç öykü kitabında yer alan öykülerden, herhangi birini dahi özetleyemediğimi fark edince bu cümle daha da pekişti, anlam buldu, düşündürdü beni.

Bilincin derin kuyularından çekip çıkarılan parçacıklar çoğu zaman çizgisel bir kaygı güdülmeden, bilinçaltının yüzeye yansıttığıyla, anımsamalardan, rüyalardan örülü bir dil, anlatı Türker Armaner'inki… Zaman ve mekâna sıkışmış, kurtarılmayı, yüzleşmeyi, gün ışığına çıkmayı bekleyen her bir karakter, bölündüğü kişiliklerden çatışkılarla örüyor hikâyesini. Birbirine yakınlaşıp uzaklaşırken hikâye uçları, bütünlüklü bir yapının, –bir binanın katları arasında mesela– içinde dolaştığı halde bin parçaya bölünmüş, her bir parçası başka bir kentin başka bir meydanına çıkan bir yolda buluveriyor insan kendini. Yapının binlerce girişi olabileceği gibi, binlerce de gözü ve çıkışı vardır. Kıyısız'da, “Yapı” isimli öyküsünde, ancak “Neresinin dışarısı neresinin içerisi olduğunu bilemediğimiz zamanlar olur.” diyor Türker Armaner; “İki tarafı da kullanılabilen yağmurluklar gibi, bir içeriyi, bir dışarıyı uygun görürüz kendimize.”

Dışarısını uygun gördüğümüzde ise, aslında yine dışında değilizdir yapının; bir sokak, bir cadde ya da meydan; ne kadar dışında olabiliriz ki mekânın? Olsa olsa bir kentteyizdir ya da ülkede; en nihayetinde de dünyada –tabii uzayı da atlamayalım.

Peki ne kadar özgürüz yer aldığımız bu yapıda; kimiz ve ne arıyoruz burada? Belki kayıp bir metin ya da kimliğimizi ortaya çıkaracak tümceler… Ama belki de tüm derdimiz, “kendi küçük, ayrıksı dünyamızda bir dil” oluşturmak; “bu dünyayı paylaşanlarla, paylaştıklarını düşündüklerimizle.”

Küçük dünyalarımız sıkıntılı, karmaşık ve iç içe… “Düşün içinde bir düş” görür gibi tüm yolculuklarımız, bazen yer üstünde bazen de yerin altında; “Metro”da… Yüreklerimizi kanatıyoruz sözlerimizle, tümü düş olan bir yolculukta. Bir tek umudumuz var yüreğimizden koparılamayan, ancak “umut kaldırıldı mı yaşamdan, korunma içgüdüsü de yersizleşiveriyor” birden.

Yine de umudunu kaybetmek istemez insan, bir adaya sığınıverir ya da kendi adasını oluşturur gözden uzakta; bir “adada yaşamanın kısa bir öykü okumaya denk olduğunu düşünene (anlayana?) kadar.” Sonra gözlerimizi açar, karanın yaklaştığını görürüz; “güvertedeki yolcuların yüzünde adadan dönüşün yorgunluğu”.

Aynı yorgunlukla gemiden inip ana karanın sokaklarına karıştığımızda bile yalnızız yine; öfkeli, yaşamın yükünden bunalmış, sürükleniyoruzdur kalabalığın peşi sıra. Geçmiş ile gelecek arasında bir köprü olan varlığımız, bıkmadan usanmadan anlam arayışında. “Saltık bir yalnızlığın içinde yüzen, küçük, derme çatma bir sal” gibi hissederiz bu yüzden elimizde olmadan; “ne yöne bakarsak bakalım ufuk çizgisi”. Her şey o kadar uzak bir o kadar da belirsiz.

Kıyısız | Türker Armaner“bütünden parçaya/ateşten küle”

Ya yitirdiğimiz dünya?.. Varlığından emin olamadığımız… Umutla kurulan, hayallerle süslenen, kuşaklarla desteklenen, hikâyelerle örülen, mitolojilerle beslenen; “bütünden parçaya/ateşten küle” dönen dünya… Belki de varlığını böyle sürdürüyor dünya: “Belleklerdeki görüntülerin sürekliliğiyle?” Ama “bizim dışımızda da bir dünya var.” diye itiraz ediyor Türker Armaner, “Kristiania” isimli öyküsünde; “Süreklilik… Bu da sayısız kurmacalarımızdan biri olmasın bizim.”

Belleğimiz kandırıyor bizi o halde, süreklilik diye bir şey olmasa gerek. Düz bir çizgide ilerlemiyor zaman. Kesintili süreçlerden örülü bizim dışımızdaki dünya, parça parça kalıyoruz tesirinde, ama süreğen olarak. Etkisi azalıp artan bir diş ağrısı, gidip gelen bir doğum sancısı gibi.

Dünya denilen mekânda, zaman ağır aksak akarken metin de akıyordu: “Doğruluğuna inanmadığım yazılar yazarak çok başarılı oldum. Her bitirdiğim metinde içim biraz daha boşalıyor.” İçimizden boşalttıklarımız dünyaya yayılıyor, doğruluğuna inanmasak da; zaman onları öz evladı gibi bağrına basıyor, “düşsel bir gölge gibi gece yarısı güneşinin altında.”

Saat ilerliyor, dil dönüyor; kurmacanın ayartıcılığı, tüm çekiciliğiyle bizi içine alıyor. Bu yüzden yazar yeni bir dile soyunuyor: “Birkaç harfle, her şeyi ifade edecek bir dil oluşturmayı deniyor.”

Zaman içinde mekânı ehlileştirirken önce dile hükmetmek istiyor insan. Çünkü dile hükmeden zamana da hükmetmiş, nesneleri de adlandırmış oluyor. Dile hükmederken insan mekâna da hükmetmek ister, ama “Her mekânın bir ehlileşme süreci vardır. Beklersiniz, dokunursunuz, bakarsınız. Bir süre sonra siz mekâna, mekân da size benzemeye başlar; aynı tepkileri verirsiniz.” Böylece mekânın kendisi olur, bu kez başka bir dilin sizi adlandırmasına ihtiyaç duyarsınız. Adlanan ve adlandırandır belki de dünya; tıpkı insan gibi. Ama nedense, hayatı doğrusal olarak yaşama yanılgısından da vazgeçmiyoruz bir türlü. Farklı olana nefret duyar, düz bir çizgide ilerlediğini varsayarız zamanın. Varsayımlarımızın zamanını kendimize mâl etmeye çalıştıkça da “Taş Hücre”mize kapanır, duvarlarını öreriz suçluluk duygusuyla. Çünkü; “ZAMANINGERİÇEVRİLMEZSESSİZLİĞİBURADAKİLİTLENMİŞTİRÖLÜMÜNSUSKUNMEKÂNINA”.

“Mühür” öyküsünde, ölümün suskun mekânı dile geliyor, hikâyesini fısıldıyor yazara. Bir ada oluyor bu mekân (birçok öyküsünde de) ve sözü taşıyor sulara… Tutunduğu yerden koparılması insanın, sulardan karalara sürülmesi ya da tam tersi, hep bir hesaplaşma içinde; geçmişin netameli yüküyle. Kırgın bir yürekle oradan oraya savrulması… Tutkuyla, sevdayla ve ihanetle… İhanet yüzleşmeyi zorluyor, ama “Her yüzleşme bir sessizliği doğuruyor.” Belki dil, daha dile gelmeden, bir çırpıda zaman akıyor.

“Yalnızlık, herkesin korktuğu biri olmaktır.”

Zaman bazen bir kuyunun dibine doğru da akabiliyor; çünkü “Kaçış sığınağın içinde de sürüyorsa, size kalmış tek gerçek mekân dibi görünmeyen bir kuyudur.” Bu kuyuda yalnız değilsiniz, asla! Öteki siz, yukarıdan izlediğini düşündüğünüz, onun düşünde belki de siz yukarıdasınız. Kimin kime ihanet ettiği bu yüzden asla bilinemez. Yalnızlığınız hep iki kişi.

Ama ihanet eden hep diğeri oluyor; sizi kuyunun dibine iten… Kuyunun dibindeki zamana mahkûm eden.

“Yalnızlık, herkesin korktuğu biri olmaktır.” diyor yaşlı kadın, “Büyücü” öyküsünde. Oysa yalnızlık anlaşılamamaktır; dışlanmaktır belki de, garip davranışlarından ötürü. Bulunduğu zamana uyamamak, hep çocuk kalmaktır da aynı zamanda zaman. Büyümeyi reddetmek. Oyuncakçıların vitrinlerine bakarken dalıp gitmek…

Herkesin korktuğu kendine benzemeyendir. Sokak öyle değildir ama, tek bir renk hâkim değildir sokağa; tek bir dil. Herkes konuşur sokakta, kendi yalnızlığıyla. Duyduklarını, gördüklerini kendine anlatır, yalnızlığını gidermek için. Öteki beni dinler sadece, izler varlığının dönüşümünü, ama uzaktan uzağa, yaklaşmaz yalnızlığın kırılgan kabuğuna. Çatlatmaz, kendi içinde büyür, diğerine dokunmadan. Sınırlardır bu yüzden yalnızlık, zamana teğet iki cisim. Mekân içinde karşılaşmadan “varlık için konuşur”.

Varlık, zaman içinde nedense hep eksik; hep eksiliyor insan zaman geçtikçe… Kelimeleri çoğalttıkça insan, dilinin aynasına çarpıyor söz bin parçaya bölünerek. Sesler ve yüzlerle örülü “Taş Hücre”; her biri bir söz taşıyor belleğin karanlık kuyusundan; çoğalıyor yalnızlıklar böylece, yalnızlığın çoğunluğunda.

Eşikte durum farklıdır tabii. Çünkü burada “Nesneler de uyuyor, ama gözleri açık. Bakıyor ve görüyorlar.” ya da “Hepsinin üstünde, ne zaman ineceği belli olmayan aynı (bir) erkin gürzü duruyor.” Bu yüzden eşik, hem kolaydır hem de zor. Hep uyuduğunu sanırsınız, ama gözleri açıktır. Mesela üzerinden atladığınız anda (aynı esnada ne zaman ineceği belli olmayan gürz kafanızı yarmadıysa) kendinizi içinde bulacağınız hikâye “bir sarnıca taş atarcasına cümleleri(n) birbiri ardına” sıralandığı, göz alıcı bir ahenkle kelimelerin aktığı, ama en çok da ipuçlarını yakaladıkça mutlu olacağınız bir hikâye olabileceği gibi, aynı hikâyenin karmaşası başınızı döndürebilir. Peki ne olabilir bu karmaşa? "tasımlar, çelişkiler, çatışkılar, nitelikler, tözler, ilinekler, kanıtlamalar, tanıtlamalar, ilişkiler, ikilikler, gereklilikler, zorunluluklar, geçerlilikler, tutarlılıklar, tümeller, tekiller, tikeller…” olamaz mı mesela.

Dalgakıran | Türker Armanersürekli yenilik arayışında olan bir yazar

Türker Armaner'in, Dalgakıran kitabının ilk öyküsü “Eşik”te, bütün bunların belirtileri var aslında. Kitapla aynı adı taşıyan öyküsünde, farklı zaman ve mekânlardan hikâyeleri, karakterlerini birbirlerine bağlantılandırarak ama bağlantıları da olabildiğince muğlaklaştırarak eşikten içeri girilen yapıyı bir bulmacaya dönüştürüyor. Bulmacada ilerleyebilmek için hatırlamak vardır sadece elde; ve “Hatırlamak, oyalandığımız bir odadan çıkıp ötekine geçmekten başka nedir ki?”

Zamanı hatırlamak; mekânı… Yüzleri, eylemleri… Bir adada, yetimhanede, yoksul bir mahallede bir evde, iskelede ya da dalgakıranda… Hatıralardan oluşuyorsa artık hayat, yeni bir hikâye yaşama olasılığından da yoksundur insan. Geçmişin yükü yeni bir eyleme fırsat vermez. Zamanın durduğu yerden bir öykü “Dalgakıran”. Öyküden ziyade bir novella özelliği taşıyan. Hatta “Eşik”, “Dalgakıran” ve “Sis Bileti” alt alta geldiğinde bir romanın alt başlıkları gibi duran bir kitap “Dalgakıran”; Türker Armaner'in uzun anlatıya yatkın dilini tüm özellikleriyle ortaya koyan. Nitekim Tahta Saplı Bıçak'la geliyor bunun ilk kanıtı. İkinci kanıtı ise, yeni yazdığı eserin yine bir roman olması.

Tabii burada öyküyü, roman için bir alıştırma sahası olarak algılama basitliğine düşmeden ve Türker Armaner'in öyküye ebediyen veda ettiğini düşünmek istemeden, şunu açıklıkla ifade etmek gerekiyor: bir yazarın ortaya koyacağı eserinde neyi anlatmak istediğinin çok büyük bir önem taşıması gibi, nasıl ortaya koymaya çalıştığı da aynı öneme sahiptir. Her iki türde de (öykü ve roman) konuları ele alış biçiminde sürekli yenilik arayışında olan bir yazar Türker Armaner; dolayısıyla Türkiye öykücülüğü geleneğiyle çok yakınlaştığını da söyleyemeyiz. Ancak bütünüyle bir kopuştan bahsetmek de mümkün değildir; en azından Bilge Karasu ile Oğuz Atay söz konusu olduğunda.

Yenilikle birlikte özgünlüktür, bana göre onu farklı kılan. Yaşadığı zamanda içinde yer aldığı mekânın tüm çarpıklığını görebilen ve çarpıcı bir şekilde yansıtabilen üçüncü bir göz.

Yararlanılan Kaynaklar:
Kıyısız; Türker Armaner, Öykü, Metis Yayınları; Nisan 1997.
Taş Hücre; Türker Armaner, Öykü, Metis Yayınları; Ocak 2000.
Dalgakıran; Türker Armaner, Öykü, Metis Yayınları; Mart 2003.
~~~

Sayı: 39, Yayın tarihi: 31/07/2009
hasan@mavimelek.com

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics