MaviMelek
"Yaşarken, düş görmenin de bir tür ölüm olduğunu okumuştu. Öldüğünde ise sadece başkalarının düşüydü." - "Eşik" / Türker Armaner

[Gündem]"Mümkün Dünyalarda: Türker Armaner" | Tuğçe Ayteş

Türker Armaner

"ÖLÜMÜ DEĞİL,
HAYATI DÜŞÜNEREK YAZIYORUM"

“Flaubert'e sormuşlar: 'Madam Bovary kim?' Flaubert yanıtlamış: 'Madam Bovary benim.' Yazan yazar, okuyan okur… vakit paylaşımı… nicel olarak çok farklı ama nitel olarak aynı…" diyor Türker Armaner. Yazarlar yazdıkları için emek harcıyorlar, belki aylar belki de yıllar sürüyor bir kitabın hazır hale gelmesi. Okuyucu o eseri birkaç günde, hatta birkaç saatte bitirebilir. Yazık mı oluyor peki yazılanlara? Tabii ki hayır. Yazar kitabına kendini katıyor. Okuyucu da kitapta kendini buluyor. Yazar okuyucu oluyor, okuyucu yazar. Bitmeyecek Öykü'deki gibi, kitabı okuyan herkes kitabın kahramanı haline geliyor.

Ama "yazarın kafasında müthiş bir projenin olması" Türker Armaner'i ilgilendirmiyor. "Bir şey yazmamışsa onu edebiyat yapmış" addetmiyor. Akla ontoloji dersindeki bir tartışma geliyor: Dostoyevski'nin aklında Suç ve Ceza'yı yazmak var. Ama Dostoyevski kitabı yazamadan bir trafik kazasında ölüyor. Bu durumda Suç ve Ceza hiç var olmayacak mıydı? Türker Armaner'e göre olmayacaktı. Başka birisi ona çok benzer bir şey yazsaydı o yine bizim hiç bilemeyeceğimiz Suç ve Ceza 'dan farklı olacaktı, hem de çok farklı. Başka bir "mümkün dünyadaki" başka bir eser… Neyse ki biz, Dostoyevski'nin o kazaya kurban gitmediği bir ihtimali yaşıyoruz.

Dili de kasıtlı olarak farklı kullanmaya uğraşmıyor. Birçok form var elinde. Onları "en değişik biçimde" nasıl kullanabilir? İşte bununla ilgileniyor o. Sonsuz dünyalar arasındaki geçiş hakkını kullanıyor. Tek bir insandan bir sürü anlatı demek yanlış olur. O, her yazdığında farklı biri oluyor. O her seferinde formları birleştirirken kendinden bir şeyleri de katmış oluyor. Her kitabı değişik bir Türker Armaner yazıyor. Türker Armaner değişiyor, yazdıkları değişiyor, dili değişiyor, nihayetinde okuyucu da değişiyor.

Peki niye yazıyor Türker Armaner? Kalıcı olmak için mi yazıyor? Hayır. Bu, "üretmeye başlamanın nedeni değil sonucu olabilir" ancak. Bir eserin kalıcı olacağını ne belirler? Bir eser ya "kalıcıysa kalır" ya da "market kuralları nasıl yönlendirmişse kalır." Söyleşinin anlatıcısı, Türker Armaner'in popüler olmak için yazmadığını anlayabiliyor. Ama o klasik olmak için de yazmıyor. Kendisinin "edebiyata ne kattığını" değil, "edebiyatın ona ne kattığını" önemsiyor. "Ölümü değil, hayatı düşünerek yazıyorum," diyor, "ölüp gittikten sonra ne fark edecek…" Gılgamış gibi ölümsüzlük peşinde değil, şimdiyi yaşıyor. Söyleşinin anlatıcısı, Zaman Felsefesi dersini hatırlıyor: Bir teoriye göre zaman aslında geçmiş-şimdi-gelecek gibi üçe ayrılmıyor. Onu bizim zihnimiz, mekânsal kısıtlamalar birbirinden ayrı algılıyor. Yani tek bir zaman var bir bütün olarak, o da şimdi. Ama (sadece kalıcılık peşinde koşan yazarlar değil) çoğu insan, hayatlarını hep gelecekte yaşamak üzere erteliyor. Birçok hayat boşa yaşanıyor, başka bir deyişle hiç yaşanmıyor.

Edebiyat eserini yazarken hayattaki "şimdi" yanlılığını bir kenara bırakıyor gibi. "Zaman ve mekânın" edebiyatın vazgeçilmez iki unsuru olduğunu, ama edebiyatın "şimdiyle kısıtlanamayacağını" söylüyor. Gerçi kastettiği ânı yaşamak değil, edebiyatın alanını daraltmak. Türker Armaner'i "Yaşamadıklarını yazıyor," diye eleştirenler olmuş. Yaşanmışlıklar mı güzelleştirir edebiyatı? Hiç yaşanmadan yazılamaz mı edebiyat eseri? Yalnızca yaşanmışlıklar denilirse, o zaman edebiyatı güzel yapan sadece gerçekler olur; rüyalara, hayal gücüne ve yoruma yer kalmaz. Hele bir de suçlu olmadan suçu anlatmak girerse işin içine, o zaman ayıkla pirincin taşını. Bir yazar "yaşamasaydı yazamaz mıydı diye hiçbir şekilde bilemeyiz. Ne yazarın kendisi ne de okuyucular…" Çok kişinin dediği gibi, bir kitap okuyunca yaşamımız değişebilir. Ama okumadığımız bir kitabın bizde ne etki yaratacağını bilemeyiz. Söyleşinin anlatıcısı, Türker Armaner'e katılmadan edemiyor. Fakat yine de pek çok kitabın onu değiştirebileceğini hissediyor, ihtimalleri seviyor. Türker Armaner'in kitapları da belki bunlardan olacak. Bunu daha bilmiyor, söyleşiden önce kitapları almadığına hayıflanıyor.

Jale Sancak - Türker Armaner - Hasan UygunKendini bir tür yazmak için zorlamıyor. İçinden ne geliyorsa (öykü, roman) onu yazıyor. "Bir roman, bir hikâye [belki de bir klasik] yazayım, diye başlanılan şey kötü olur," diyor. Öykünün romana hazırlık süreci olduğunu düşünmüyor. "Bir öykü daha iyi bir öykünün, bir roman daha iyi bir romanın öncülü olabilir." (Portekiz edebiyatında işler şiir, tiyatro eseri ve roman silsilesiyle gidiyormuş.) "Hikâyenin temposu farklı, romanın temposu farklı… Öykü romana uzatılırsa sarkar, öteki türlü de çeker." Türker Armaner kendini kısıtlamıyor. "Mümkün dünyaları" arıyor. "Kafasında bir imge" oluşuyor, "onun roman tarzında tasarlanabileceğini" düşünüyor.

Yazdıklarını kimseye okutmuyor, ne hakkında yazdığını da söylemiyor. Yayıncısı da eline aldığında öğreniyor konuyu. Yayıncısının önerilerine katıldığı da oluyor, katılmadığı da. Değiştirdiği yerler oluyor haliyle. Sonsuz olasılıkta dünyalar olabileceğini tasavvur ettiği, felsefe onun bir parçası olduğu için başka fikirlere bu denli açık olsa gerek. Her felsefeci böyle olmayabilir. Zira kendilerine kalan çok az "boş zamanlarında", "ciddi" olmadığı için edebiyat okumayanlar var. Gözlerinin önlerindeki hazineyi görmüyorlarsa söyleşi anlatıcısının yapabileceği bir şey yok, elden üzülmek bile gelmez. Bahsi geçtiği gibi, o insanların edebiyat eserlerini okuyunca değişip değişmeyecekleri nasılsa bilinemez. Kendinden örnek vermese de söyleşinin anlatıcısı kendisini tutamıyor: "Çok şey kaçırıyorlar…"

Türker Armaner Türkiye'deki kuşak hiyerarşisinden hiç hazzetmiyor. Kendisi '90 kuşağı öykücülerinden sayılıyor. Yeni kuşakların eski kuşaklar tarafından yeteri kadar ciddiye alınmamasından, edebiyata yeni giren birinin ille de kelli felli bir yazar tarafından desteklenmesi gerekmesinden, '80 kuşağından sonrasının toptan apolitik atfedilmesinden hoşlanmıyor. Halbuki kuşak hiyerarşisi, tür tercihi, dil seçiminden önce "daha fazla damardan (edebiyat damarından) beslenilmeli".

Yazmaya başlamadan önce bir deftere notlar alıyor. Yazdıklarının gidişatı değişik yollarda farklı sonlara götürüyor onu. O, bunlardan net olanını seçiyor. Düzenli olarak yazmasa bile yazdıklarını gözden geçiriyor, dinlendiriyor. Çerçeveyi çıkartmaya çalışıyor. ("Neler oluyor?") Karakterleri ayrı ayrı oluyor. ("100 kere değişiyor.") "Kurguda tutarlılığı sağlamak" istiyor. "Materyal araştırma fiziksel olarak yoruyor" ("tasviri iyice yapabilmek için").

"Bence her edebiyat metni sürrealdir," diyor Türker Armaner. Gerçeği taklit ederek yapılan şeyler gerçeküstüdür. Mmm, Platon kokusu geliyor insanın burnuna. (Ama Platon'un aksine edebiyatı değerli bulduğundan ve edebiyat eserleri yazmasından yola çıkarak Türker Armaner'in Aristotales'e yakın olduğunu düşünüyor söyleşinin anlatıcısı.) Hasan Uygun, Türker Armaner'in öykülerini "Ne kadar gerçeküstü görünseler de derdi olan öyküler, karakterleri birleştiren bir çatı" olarak nitelendiriyor. Türker Armaner itiraz etmiyor: "Birisi bir öykü yazıp yayımlıyorsa bir meselesi vardır." Ama "meselesi olsun" diye yazmıyor. "Tasarlamayı, söyleyeceklerini böyle söylemeyi" seviyor.

Kıyısız, Taş Hücre ve Dalgakıran öykü kitapları, Tahta Saplı Bıçak ise romanı. İkinci bir roman yazmaya başlamış, ama tabii ki konusunu söylemiyor. (Kıyısız'ın son öyküsü "Kuzey Kutup Dairesi Üstünde"yi gerçekten Kuzey Kutup Dairesi'nin üstünde yazmış.) Metis Yayınevi'nin yayınlarını takip ediyor. Dosyası hazır olduğunda yayınevine bırakmış ve yayınevi onu aramış. Öykülerini yayınlatma konusunda şanslı, hele de daha önceki konuk Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun ödüllü öyküleriyle yayınevlerini dolaştığı düşünülünce epey şanslı. Hayalet Gemi'de ve Hürriyet Gösteri'de öyküleri yayımlanmış. Birçok da çevirisi var Kierkegaard'ın Kaygı Kavramı'ndan Borges'in Öteki Soruşturmalar'ına (iki çevirmenli) kadar. Felsefe çevirisi alanındaki eksiklik için büyük adımlar…

Sese ve görüntüye karşı duyarlılığı var. "Bir dergide gördüğü bir fotoğraf" mesela… Sinema da onu etkiliyor. Söyleşinin anlatıcısı da sinemadan vazgeçemiyor, kitaplar kadar bağımlı olmasa da. Bir arkadaşının zamanında film izlemediğini, görüntülerin çok hızlı aktığından hoşlanmadığını söylediğini hatırlıyor. Tercih meselesi, ama sadece "ciddi" eserler okuyanlar gibi, o da çok şey kaçırıyor aslında.

Türker Armaner Galatasaray Üniversitesi'nde Felsefe Öğretim üyesi. Felsefenin yazdıklarına katkısı oluyor mu? Evet, ama katkı çift yönlü: "Felsefe edebiyatı besliyor, edebiyat felsefeyi."

"Karakterlerinin tipinden çok kafasındakilerle" ilgileniyor. Eylemlere ağırlık vermek için "kahramanların yüzlerini geriye çekmeyi" tercih etmiş. Karakterler birer "persona", yani "maske". Kahramanların ismi bir şey çağrıştırsın istememiş. Nalan Barbarosoğlu'na söylediğini tekrar ediyor: "Dünyanın öykü içindeki temsilini seviyorum." Ve devam ediyor: "Mümkün dünyalar görmek… Fiziksel dünyanın tek dünya olmaması, sonsuz şekilde tasarlanabilmesi…"

Türker Armaner, okuduğu kitaplardan bahsediyor. Ahmet Hamdi Tanpınar ne yazdıysa hemen hepsini okumuş. Sonra Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu… Ahmet Hamdi'nin tasviri, Yakup Kadri'nin karakterizasyonu onu çok etkilemiş. Bilge Karasu'nun edebiyat yazılarını seviyor. Bilge Karasu, Türker Armaner'in Mantık ve Metin Okuma derslerine girmiş. Yazar, yazdıklarını ona hiç okutamamış. Bilge Karasu'nun Göçmüş Kediler Bahçesi'ni ayda bir kere okuyor. Üniversitedeki ilk yıllarında Oğuz Atay okumuş. Yabancılardan Proust, Joyce, bazı İskandinav yazarları ve Faulkner'ı seviyor. Dostoyevski'yi belirli bir açıdan, Nietzsche'nin deyişiyle "karakterlerin hiçbir zaman sabit olmamasını" beğeniyor. Marquis De Sade'ın da dilinden etkilenmiş. Tabii Kafka ve Borges'i de anmadan olmaz…

Yurtdışına önce geçici olarak, sonra orada kalmak için çıkmış. Aileden, eğitim sisteminden, her şeyden uzaklaşmak için… Orada düzenli olarak yazmış ve Türkçe okumuş. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde okurken kütüphaneden Yunan tragedyalarını elden geçirmiş. Söyleşinin anlatıcısı da felsefe okuduğu, üniversitenin kütüphanesini karıştırdığı zamanları hatırlıyor.

Ailesinden kalma çok çarpıcı kitaplar yok. Kitabın tadını alınca tabii anne babası onun önüne geçememişler. Bu kadar kitap okumasını aşırı bulmuşlar. İlkokul beşteki sınavı geçemeyeceğini düşünmüşler. Söyleşinin anlatıcısı hayal meyal hatırlıyor: "Ne kadar çok kitap okuyorsun… Abartma… Bunları sınav bittikten sonra oku…"

Türker ArmanerTürker Armaner okuma yazmayı sevmiş ama nasıl bilmiyor. Okula başlamadan önce okuma yazma öğrendiği için birinci sınıfı atlatmışlar. Söyleşinin anlatıcısı, ben yine hatırlıyorum: Öğretmenler annem ve babamla görüşüyorlar, ama öğretmenler sınıf atlarsam alt tarafı bir yaş büyüklerim arasında ezileceğimi söylüyorlar, ben de çok istekli değilim, sınıfımda kalıyorum.

Türker Armaner çocukluğu hatırlamanın daha farklı olduğunu söylüyor. Haklı, çocuklukta yaşananlar gerçek şeklinden çok, onların hatırda kaldığı kadarıyla anımsanır. İstanbul'da doğmuş. Kadıköy'de oturmuşlar. Hâlâ da Kadıköy'de yaşıyormuş. Kadıköy, doğduğum yer… Yavaş yavaş yazardan ayrışıyorum. Ama ben artık o eski ben değilim…

Sorular soruluyor, cevaplar veriliyor, argümanlar sıralanıyor. Türker Armaner dinliyor, gerçekten dinliyor, duymak için değil dinlemek için dinlediğini belli ediyor. Türker Armaner konuşuyor. O konuştukça "mümkün dünyalar"a kapılar açılıyor ve o bizi her seferinde farklı kapılardan içeri alıyor. Zaman ve mekân kırılıyor nezdimizde. Buraya ne zaman geldiğimi hatırlamaya çalışıyorum. 11 Ocak 2009'di tarih, Pazar günüydü Galapera'dan içeri girdiğimde. Ama ya "şimdi"?

Not: Türker Armaner şöyle söyledi, böyle dedi yerine, çoğunlukla doğrudan tırnak içine aldım alıntıları metin bütünlüğü içinde.
~~~

Kısa Biyografi:
Türker Armaner; (1968) İstanbul'da doğdu. Kıyısız (1997), Taş Hücre (2000) ve Dalgakıran (2003) adlı öykü kitapları ile Tahta Saplı Bıçak (2007) adlı ilk romanı Metis Yayınları'ndan çıktı. 2002 yılında Paris 8 Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden doktora derecesi almış, Fichte üzerine yazdığı doktora tezi 2004'te Fransa'da ANRT tarafından basılmıştır. Halen Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde öğretim üyesi olan Türker Armaner, LAPSUS dergisinin kurucusu ve genel yayın yönetmenlerindendir.

~~~

Sayı: 39, Yayın tarihi: 30/07/2009

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics