MaviMelek
"Bazı kaybolan adımlarla yan yana getirilen günlerden yuvarlaklar çizmeye başladı. O büyük bir oyuk açıyordu" - "Büyük Kuş" / Sevim Burak

[Öykü] "Uzun Yol Rehberi" | Ferhan Şaylıman

Uzun Yol Rehberi | KaraÇizme

"İÇİMİN DERİNLİKLERİNE PİMİ ÇEKİLMİŞ BİR BOMBA ATILMIŞTI"

Arap Şükrü meyhanelerinin karşısındaki ara sokaklarda, saatler gece yarısına yaklaşırken birbirimize sarılıp ağladık. Daha doğrusu sızlayan burnumun çağrısına dayanamayıp önce ben sarıldım, önce ben ağladım. Yüzümü boynuna gömdüğüm yerde usul usul, derin iç çekişlerle soludum. Onun kokusuydu. Tenle özdeşleşen bu uçucu serinliği ne zaman tanımlamaya kalkışsam, yerli yerine oturmayan sözcüklere takılıp, dilsiz kesilirdim.

Bir çıkmaz aralığın kuytusundaydık. Tek tek atıştıran yağmurun altında, yol ağzındaki evin duvarına yaslanıp birbirimizi ve geceyi dinledik. Sesler ve sözcükler silinip gitmişti yeryüzünden. Konuşmak ve tepki vermek gibi bir yeteneğim hiç olmamıştı sanki. Öncesiz ve sonrasız. Zaman dışı ve belirsiz. Geriye kabullenmek kalmıştı. Sus ve kabul et. İçine dön. Ağzını açmaya, dudaklarını kıpırdatmaya uğraşma. Canımdan can alan bir kopuşla yüzümü, boynu ile çenesinin arasına gömdüğüm yerden çektim. Sorum, alınan kararı değiştirmeye yetecek miydi?

“Kesin kararlı mısın?”
Başını iki yana sallayıp, alnını yağmurla ıslanan geceye yasladı. Sustuk. Belki ben o soruyu hiç sormamıştım, o da hiç konuşmamıştı.
“Hadi üzmeyelim artık birbirimizi. Üstelemenin bir anlamı yok.”
Üstelemek, dil dökmek. Bunun diğer açılımının yalvarmak olduğunu ikimiz de biliyorduk. Oysa tam bu noktada yani yalvarmaya hazır olduğum bir sırada dilsiz kesilişim neyin nesiydi? Bomboş, uçsuz bucaksız bir tarlaydım. Tarla çok ıssızdı.

Yalvarmak, hırpalanmış bir sevgiyi kurtarmaya yeter mi? Bunca yılın üstüne gelinen yol ayrımında,sevgiyle alışkanlığın nerede başlayıp nerede bittiğini, korkuyla içtenlikten hangisinin daha ağır bastığını kestirebilmek, ne kadar zor! Ama daha da zoru, bana bıraktığı seçeneklerin arasından, alışkanlıklarımı ve kendini çekip almasıydı.

Bir yol ayrımına gelinmişse, daha yürekler iyice soğumadan, önce evler ayrılır. Yıllardır beraber yaşadığımız eve, birazdan o tek başına dönecekti. Aynı kentin iki ucunda birbirimizi yok sayarak, ayrı mekânlarda ayrı zamanları didikleyecektik. Tabaklar, çatallar,havlular,yataklar ve tüm eşyaların dünyasında hayatımızla ilgili çağrışımlar, anımsamalar, artık biraz daha silik, eksik ve biçimsiz kalacaktı.

Hiç gitmemiştim o eve. Yani kentin öteki ucunda özenle seçilen diğer eve. Şüphesiz eşyalar da öyle seçilmişti.

“Bugün yatağın alındı, umarım beğenirsin. Yemek masan biraz dar ama işini görür. Yarın ısmarladığım vestiyer geliyor.”

İnanılmaz bir boşluğun girdabındaydım. Dışa vurmasam da alınan her eşyada, üstelik onu hiç ilgilendirmemesi gereken bu çabaya lanetler okuyordum. Niye, niye? Kendi elleriyle düzen verip yerleştirdiği o eve gitmemek için günlerce direndim, sürekli bahaneler uydurup, kaçtım. Şimdi, hızlı bir koşucu olmadığımı anladığım geceydi işte! Kaçtığım ne varsa, kol kola vermiş yüzleşme sırası bekliyordu.

Böyle bir günde Arap Şükrü'ye gitmek çok anlamlı değildi aslında. Alıştığımız ortamda, bildik cumartesilerin alkol değneğine tutunup, her şeyin doğal akışı içersinde yürüdüğüne inandırmak mı istemiştik biraz da kendimizi? Oysa alkol üzüntülüyken bana hiç yaramazdı. Üst katta, sokağı rahatlıkla görebildiğimiz pencere dibindeki torpilli masadaydık. Marul, maydanoz, roka, taze soğan, kırmızıturp ve rendelenmiş havuçtan oluşan iştahlı günlerimizin bol limonlu salatası koca bir çanak içersinde sunulmuştu yine. Salataya dokunmamıştık. El büyüklüğündeki çupralar kayık tabaktan bize bakmıştı gece boyu. Yerinde bırakılmayan, rakıydı. Okkalı doldurulmuş iki dubleyi inat olsun diye yalayıp yutmuştum. Annelik yapmamakta ısrarlıydı bu akşam.

“Başın mı dönüyor, tansiyonun mu yükseldi, kahvaltı etmeden mi çıkacaksın, şöyle içmesen olmaz mı?”

Bunca yıl çok bile yaptım dememişti ama bu geçmişti aklından, biliyorum. Masaya yenik oturmuştum, yenik kalktım.

Yağmur biraz daha şiddetlenmişti. Alkol ve su kasıklarıma saldırmış, patlamak üzereydim. Gölgemi zorlukla sürükleyerek çıkmaz aralığın gerisine doğru çekildim. İçimde ne varsa usulca saldım bir duvara. Ana caddeden vuran ışığın uzak aydınlığında, beni bekleyen gölgeye baktım. Bu birbirimizi son bekleyişimizdi belki. Vedalaşıp ayrılacaktık birazdan.

Ne zaman ağlasam denetimimden çıkan burnum, contası bozulmuş çeşme gibi yine akıtıyordu. Montumun yakasıyla, üst dudağımı sertçe sildim. Burnum, ağzım, bıyıklarım birbirine karışmış, yer değiştirmişti sanki. Dilimi toparlayamıyordum. Zaten faydası da yoktu. Güzel olan ne varsa paylaşılmıştı, ayrılıktaydı sıra. Bir kentin, yıllarımızı verdiğimiz bir kentin iki ucunda kavgasız gürültüsüz çöken bir ayrılığı bölüşecektik şimdi. Gelinen nokta, yaşanması gereken neyse, kaçınılmaz olan ne varsa, tümünün bileşkesiydi. Suçlamadan, itişip kakışmadan gelen bir ayrılık.

Tekrar yanına döndüğümde artık ağlamaktan vazgeçmiştim. Ara sokaktan ana caddeye ağır ağır yürüdük. Az önce son rakılarımızı yuvarlayıp kalktığımız Arap Şükrü' nün üst katı hala ışıl ışıldı. Aynı soru geçmişti kafamızdan: Kim kimi bırakacaktı önce? Alışkanlık bu ya, birlikte dönerdik hep. İçeriye birlikte girer, aynı tuvaleti kullanır, aynı yatağı paylaşırdık. Bazen hiç dokunmasak bile birbirimize, o orada derdik. Önce onu eve bırakma önerime hayır diyeceğini bildiğim halde, şansımı denemeyi göze aldım. Hayır. İkinci hayatıma beni elleriyle bırakmaya kararlıydı.

Uzun yürüyüşlere çıktığımız Çekirge caddesi,kuru ayazda yağmurun oluşturduğu su birikintilerinde kendi sessizliğine çekilmişti. Yanımızdan korna çalarak uzaklaşan boş taksilerin arka lambaları, solgun yüzlü deniz fenerleri gibi parlayıp, yok oluyordu. Uzun tartışmalara girdiğimiz, ilk sevinçlerin, ilk kırgınlıkların, ilk barışmaların yaşandığı yolda birbirimize sokularak yürüdük. Sığdırmak zor olsa da, üşüyen elini avuçlarımda sıkıca tutup montumun cebine soktum. Ortak bir dilin en anlaşılır yanıydı cebimdeki el.

Hiç konuşmadan yürüyorduk. Çekirge yolu bağışladığı tüm güzellikleri geriye almanın çabasındaydı.

“Size bahar ağaçlarının gölgesinde serin, tasasız akşamlar sundum. Önünden geçtiğiniz her evin, taşlarını adımladığınız her kaldırımın, bir sigara içimi oturduğunuz çay bahçelerinin, yaz geceleri dağ eteklerinden gelen incir kokularını soluduğunuz havanın, içinizde bıraktığı tortuyu nasıl da tükettiniz!”

Yolun sonundaki eski, tarihi meydana yaklaştıkça adımlarımız yavaşlamıştı. Ev, tarif ettiği kadarıyla meydanın hemen arkasında bir yerlerdeydi. İkinci hayatım. Okunan bir sayfadan diğer sayfaya geçmek kadar doğal, çekincesiz. Buna inanmalı mıydım? Nereye gittiğimizi artık karıştırmıştım. Gerçeklik duygusu, yerdeki yağmur birikintilerinin bulanık yüzeyinde eriyerek kayboluyordu. Gerçekten doğru insanla, doğru zamanda mıydım? Doğru zaman, akreple yelkovanın arasında kararsız kalmıştı. Doğru insansa, kararlılıkla, ayrılığı gösteriyordu. Ayrılık, mühendislik biliminin kapsamına girmese bile, ikimizin ortak meslek alışkanlığı gereği, neredeyse çizim masasına yatırılırcasına tümüyle irdelenmişti. Neydi gözden kaçan? Eve yaklaştıkça, olası tüm ayrıntıların daha yeni yeni kendini ortaya koyduğunu sezinledim.

Çantasını uzun süre karıştırdı. Aradığını yerinde bulamadığında nasıl sinirleniyorsa, öyle sinirlendi yine. Bir çift anahtarı elime tutuştururken yüzünde beliren ifadeyi, çizim masasına yatırdığımız olasılıkların arasında bulmak için, boşuna çabaladım. Apartmanın ana giriş kapısında, parçalanmış bir yağmur oluğunun birikintisine gömülmüş ilk basamakta, mucizelerin gerçekleşmesini bekledim. Basamakların, yedi şiddetindeki bir depremle, asfaltın üzerinde kayıp gideceğini, ya da yorgun kentin, eteklerine serildiği dağın zirvesinden kopan bir çığ kütlesinin dipten gelen uğultularıyla, üzerimize kapaklanacağını umdum. Hiçbiri gerçekleşmedi. Ana kapı, anahtarı ikinci denememden sonra nazlanmadan açıldı. Üstümüzden süzülen su damlacıklarını, ardımızda ortak izler bırakarak, giriş katında ilerledik.

Önce o durdu. Benim olması gereken dairenin önündeydik. İçeriye önce ben girdim. Rutubet kokusu ilk anda tanımlanması beklenen ne varsa, tanımladı ve bıraktı. Hiç oturmadığım, yatmadığım, dahası hiç dokunmadığım eşya kalabalığının ortasında, neredeyse tetikteydim. Rutubet, tek belirleyici unsurdu. Sonra bir çağrıyı andıran sesini duydum. Karanlık koridorun sonundaki ışığa yöneldim.

Tertemiz nevresimleriyle geniş, çift kişilik bir yatak duruyordu odanın ortasında. O almış, beğenisine göre o yerleştirmişti her şeyi. Ayrıntılar üzerinde son düzeltmeleri yapıyordu. Uzun yol rehberim, yatağın sol tarafındaki elbise dolabının başında bilmem gerekenleri sabırla anlattı.

“Kazakların alt çekmecede, gömleklerinin hepsi askıda, şunlar çorapların, yeni çamaşıra ihtiyacın var, bunlar yeterli olmayabilir.”

Dolabın rafları arasında oradan oraya yön gösteren, bölen, sınır çizen, tanımlayan ellerine baktım. Rehberimin zamanı sanki giderek daralıyordu.

***

İki defa ağladım. İlki, direnmenin sonuç vermeyeceğini anladığım gün Tophane' de bir kır kahvesinde, diğeri de az önce Arap Şükrü' den çıktığımızda. O gün, yanında ilk ağlayışımdı. Yemek üstüne keyif kahvelerinin, rakı üstüne soğuk biraların içildiği, barışmayı amaçlayan dargınlıkların, nedensiz mutlulukların kavrulmuş fıstık niyetine yenildiği bir yerdi Tophane. Son günleriydi yazın. Toprağa olanca haşmeti ile yayılmış bir çınarın altında, tek bacağı sakat bir masaya oturmuştuk. Her zaman hatır sorduğumuz, siparişi vermeden önce gevezelik ettiğimiz genç garson, halimizden ne olup bittiğini anlamış, çayları getirip kaybolmuştu gözden.

“Yalan söyledin bana.”

Evet, yalan söylemiştim. Önce acemice sonra gözümü kırpmadan ve ustaca. Eve geç gelmelerin, yerli yersiz uzayan toplantıların yalanları tükendiğinde “Niye?” diye sormuştum. İlk aklıma gelen, arsızlık yaptığımdı. Yetmeyen, doyurmayan, eksik kalan, ayağıma dolanan, yürümeyen bir şeyler mi vardı? Hayır. Onu böylesine kırıp dökmeyi göze alabildiğime göre başımı döndüren başka bir tenin kokusu muydu? Beraberliğimizin doğal uzantısı gibi algıladığım bir ten kokusu. Galiba yalanın ötesinde, bir de yalnızca o pencereden bakmak istemiştim hayata.

“Ne buldun onda?”
Sende olan her şeyi.
“Ne yaptınsa aynısını yapacağım.”
İçimin derinliklerine pimi çekilmiş bir bomba atılmıştı. Yüzümü çınarın geniş gövdesine saklamış, ağlıyordum.
“Ayrılıyorum senden.”
Ayrılığın ilk provasıydı bu.

***

Uzun yol rehberim, yatak odasının dışında ikinci hayatımın bilmem gereken diğer bilgilerini de sıraladıktan sonra sokak kapısına yöneldi. Peşi sıra yürüdüm. Dönüp sarıldı çıkmadan önce. Yanağımdan öptü.
“Kendine iyi bak.”

Apartmanın demir kapısı gürültüyle kapandığında, kendime iyi bakmam gerektiğini söyleyen sesin, nasıl olup boşlukta bir gülle gibi sallandığını şaşırarak izledim. Karanlık koridoru gerisin geri dönüp yatak odasına giderken bildik bir ses, bildik bir kokunun kırıntılarını aradım. Ama yoktu. Işığı yakmadan bir süre bekledim. Uyku, hemen yanımda soğuk, nemli bir duvara dönüşmüştü. Ensemden sırtıma yayılan ürpertiyle, üzerimde ne varsa hiç çıkarmadan girdim yorganın altına. Elimle yokladığım yerdeki boşluk, boyutları giderek büyüyen bir yatakla ilk tanışma faslıydı. Birden evin sessizliğine takıldım. Sessizliğe karşı ilk önlem, kendi sesimdi. Öksürdüm. Sesimi duyabildiğime göre en azından şimdilik yerindeydi ve yitirmemiştim. Rahatladım. Ya onu sesi? Yine ürperdim. O ses artık kendini yasaklamıştı. Yattığım yerden titreyerek sıçradım.

Evden fırlayıp, Çekirge meydanına varmam saniyeler aldı. İçine sığındığım telefon kulübesi bir umut olmaktan öte, gücümün ulaşabildiği son yerdi belki de. İç cebimde şıngırdayan bozuk paraların arasından aceleyle seçtiğim iki jetonu, ellerim titreyerek peş peşe yerleştirdim yuvasına. Karşıda yankılanan sinyal sesini, inanılmaz bir sabırla dinledim. Hiç açılmayabilirdi. Önce yuvasından kutuya düşen jetonun tok sesi, sonra “Alo” sözcüğü. Can simidim. Sıkıca sarıldım o sözcüğe. Başımı dikip, göğsümden boşalan bir soluğun rüzgârıyla konuştum:
“Uyuyamadım.”
“…”
“Ya sen?”
“…”
“En azından sesini duymama izin verir misin?”
Alo sözcüğünden sonraki can simidim, kararsız bir salınımla düştü yanıma.
“Bak ikimiz için de kolay değil bu, biliyorum. Yarın konuşalım ne dersin?”
Geride, kapı zilinin, kesik kesik, çekingen dokunuşlarla çaldığını duydum. Daha düne kadar benim çaldığım, benim dokunduğum zilin, tanıdık, bildik sesi. Demek, onun, ikinci hayatının ilk misafiri gelmişti. Ne çabuk, ne hızlı. Beklenen bir misafir miydi bu? Galiba.
“Sanırım birisi geldi, kapıyı açman gerekecek.”
“Evet” dedi aceleyle, “Yarın konuşuruz.”

Yarın konuşalım, hiç konuşmamaktan belki de daha iyiydi. Yarın konuşalım, kendi sesini yitirme endişesine kapılmadan, rutubet kokan bir eve girebilmekti. Yarın konuşalım, ten kokusunu falan unutup, uykunun soğuk nemli duvarına yaslanarak, yine de üşümeden uyuyabilmekti. Yarın konuşalım, avutulduğunu bile bile, ikinci hayatın yolunu tutmaktı.

Yanıtımı beklemeden kapanan telefona takılıp kalsam da, dışarıya çıkarken, onun sözlerini mırıldandım.
“Yarın konuşalım, yarın…”

Haziran 98 - Nisan 99 Ankara

~~~
Sayı: 45, Yayın tarihi: 11/03/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics