MaviMelek
"Bungun gece. Anlatılmalı bir gün. Yoksa kangren olacak başım. Doğru giyotine." – "Kırık Fincanlar" / Vüs'at O. Bener

[Editör'den] "Yazarların Yazarı: Vüs’at O. Bener" | Hasan Uygun

Vüs'at O. Bener

"SONRASIZLIĞIN BUHRANINDA
BİR YAZAR"

Mutluluk, bilinç susuncaya değin, belleğinden avuntu çıkarabilenlere özgü olsa gerek.
Siyah-Beyaz / Vüs'at O. Bener

Çok gezen mi çok bilir, çok okuyan ya da yaşayan mı?
Bu veya bunun gibi klişe bir soruyla söze başlamak belki biraz abes kaçacak biliyorum, ama birikimli bir insanı tarif ederken, hayat deneyimini nasıl edindiğini öğrenmek için de bu soru kaçınılmaz olarak gündeme geliyor. Hayatında doğru dürüst bir şey okumamış, hatta okuma-yazması bile olmayan, ömrü boyunca yaşadığı yerin sınırlarını aşamamış yaşlı bir insanın da birikimi, anıları vardır; dünyanın dört bucağını gezmiş, boyunca kitaplar devirmiş, deyim yerindeyse sakalını değirmende ağartmamış insanın da.

Ne söylendiği, nasıl ortaya konulduğu ayrı meseledir, ama edebiyat her şeyden önce bir birikim işidir ve her hayat birikimimin bir değeri vardır. İster birikimini doğadan, hayattan edinmiş olsun isterse de kitaplardan; insanın yaşadığı dünyayı sanatla yorumlayışı yeni bir şey değildir. Medeniyet sürdükçe de sanat hep var olacaktır.

“İkinci Yeni'nin ilk hikâyecisi”
Çok gezen, çok okuyan ve çok yaşayan bir insanın elbette diğerlerinden farkı vardır. Edindiği hayat tecrübesi, hele paylaşılabilir bir nitelik kazanıyor ve sanat yoluyla ortaya konuluyorsa, hem kendini sağaltması hem de başkalarına yol gösterici olması açısından önemlidir. Yol göstericilikten kasıt, illaki bir amaç sahibi olmakla ilgili de değildir aslında. Kendi doğallığınca, bir nehrin hep aynı mecrada akarken etrafını aşındırması, yüzeyi değiştirmesi, ama öte yandan da hayat saçması gibi. Bazen de ölüm. Şiddeti, onu doğuran besleyen kaynaklarla ilgilidir. Ne kadar dolmuşsa o kadar da coşmaya, tehlikeli olmaya meyillidir.

Kabuğunu Kıran HikayeTehlikeli Oyunlar'ı severiz, ama tehlikeli insanlarla hiçbir zaman işimiz olmadı. Tam tersine, daha katlanılabilir bir dünyayı hem kendileri hem de diğerleri için isteyen, varoluşunu özgürce gerçekleştirmekten başka bir çabası olmayan, tırnak içinde “bilge” insanlardır anlamaya çalıştıklarımız.

Vüs'at O. Bener'den bahsediyorum tabii ki. Bilge Karasu'dan, Yusuf Atılgan'dan, Sevim Burak'tan, kısacası önemli bir sıçramayı gerçekleştirip edebiyatımızın varoluşçu damarını oluşturan, besleyen, büyüten kuşaktan. 1950 kuşağından günümüze, eserlerinde varoluşçuğun izini sürdüğümüz bazı yazarları inceliyoruz bir süredir MaviMelek'te. Bizce, Enis Batur'un, “İkinci Yeni'nin ilk hikâyecisi”(1) olarak tanımladığı Vüs'at O. Bener de bu kuşağın temel taşlarından biridir. Sözün burasında Radikal Kitap'taki yazısında Semih Gümüş'ün,(2) Jale Özata Dirlikyapan'ın kitabındaki seçimine itirazını da gündeme taşımak yerinde olacaktır. Kabuğunu Kıran Hikâye - Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı(3) isimli kitabında Jale Özata Dirlikyapan, 1950 kuşağından bazı hikâyecileri inceleyerek öykücülüğümüzün önemli bir dinamiğine işaret etmektedir. Ancak bu kitaptaki yazar seçimi bir itirazı, tartışmayı da gündeme getiriyor. Sait Faik 1950 kuşağı öykücüsü müydü? Gümüş'e göre “Sait Faik'i bir başına bırakmak daha doğru”dur.(4) Ne ki bu çalışmada Vüs'at O. Bener, Ferit Edgü ve Leylâ Erbil'in öne alınması, 1950 kuşağının karakteristiğini daha iyi ifade ederdi önerisine de katılmamak elde değil. Semih Gümüş'ün de 1950 kuşağının isim listesinin başına oturttuğu Vüs'at O. Bener, gösterişten uzak, öne çıkmayı sevmeyen mütevazı yapısıyla ve aradaki uzun soluklu molalarına rağmen dile ve metnin kurgusal yapısına getirdiği yeniliklerle, kuşağıyla birlikte günümüzü de etkileyerek bir öncü olmayı sürdürüyor. Cevat Çapan'ın da dikkat çektiği gibi, Bener için, “1959-1978 arası, bürokrasi çarkını döndürme çabalarında boğulduğu, dişliler arasında ezilmemek için olanca gücüyle didinip durduğu”(5) yıllardır, ve 70'li yılların sonunda Yazı dergisinde yayımlanan “Biraz da Ağla Descartes” öyküsüyle döner yazın yaşamına. 1980'li yıllardan sonra ise Buzul Çağının Virüsü, Bay Muannit Sahtegi'nin Notları, Siyah-Beyaz, Mızıkalı Yürüyüş, Kara Tren ve Kapan'la yeniden gündeme gelerek kendisi gibi “suskun bir yazar için tam bir patlama anı”(6) yaratır.

“İç konuşmalarıyla daha derli toplu, daha titiz bir Sait Faik”
Biraz gerilere dönersek, 1950 yılında, “Dost” adlı öyküsüyle New York Herald Tribune ve Yeni İstanbul gazetelerinin düzenlediği Dünya Hikâye Müsabakası'nda dördüncü olarak dikkat çeken Vüs'at O. Bener, henüz 28 yaşındadır ve o dönemde hayatına yeni bir yön çizmeye çalışmaktadır. Daha sonraki üç yıllık zaman dilimine ise ikinci bir evliliği, tutukluluk ve cezaevi dönemiyle kıdemli yüzbaşı olarak atandığı Siirt'te üç aylık görevinin ardından askerlikten istifasını sığdırır.

Vüs'at O. BenerÖnce (zorunlu da olsa) çok gezen tarafından bakmak gerekirse, askerlik görevinden istifa edip Ankara'ya yerleşene kadar, Türkiye'nin birçok yerini gezmiş bir yazardır Vüs'at O. Bener. Dik kafalı bir öğretmen olan babası Mustafa Raşit Bey, atandığı, sürüldüğü görevler veya işsiz kaldığı dönemlerde çalışabilmek için ailesini de sürükler peşi sıra. Nitekim 1922 yılında Samsun'da doğar Vüs'at O. Bener. 1928'de ise babasının işi nedeniyle ailece Kıbrıs'a taşınırlar. İlkokula da Kıbrıs'ta, İngiliz Koleji'nde başlar. Buradaki kısa süreli ikametin ardından annesi Mediha Hanım ve kardeşi Erhan'la birlikte Amasya'ya dedesinin yanına giderler. Burada yaklaşık olarak bir yıl kalır. İlkokulu 1932 yılında Erzincan'da bitirir. Ardından Bursa'ya taşınırlar. 1935 yılında ise, yine babasının görevi nedeniyle bu kez Sivas'ta bulurlar kendilerini. Ortaokulu Sivas'ta bitiren Bener, 1936 yılında Bursa Işıklar Askeri Lisesi'ni kazanarak ailesinden ayrılır. 1939 yılında ise altı ay Kayseri'de staj yapar. 1941 yılında Kara Harp Okulu'ndan birincilikle mezuniyet; ardından Edremit, Dikili ve Bergama'da geçen ilk görev yılları ile ilk evlilik Vüs'at O. Bener'in hayatına ardı ardına eklenirken Türkiye de 1950'li yıllara dayanır. İlk çok partili seçim, Demokrat Parti iktidarı, cumhuriyet devrimlerini ilk aşındırma girişimleri ve nihayetinde uluslararası anlaşmaların gereği olarak yurt dışına ilk asker gönderimi. Kore faciası ve aydınların itirazları. Ardından gelen sansür, baskı dönemi. Seçimle işbaşına gelmiş bir partide boy gösteren faşizan eğilimler. Takipler, sorgular, gözaltılar, tutuklamalar…

Burada biraz daha dönemin koşullarından bahsetmek yerinde olacaktır. Büyük bir yıkımın ardından, hem kültürel hem de siyasi açıdan kendine yön bulmaya çalışan bir ülkede, ardı ardına gelen devrimler, yaşanan sosyal değişim, Bener ailesinde de yankısını bulur kuşkusuz. Ancak aydınlanmanın, batıyla girişilen siyasi kültürel ilişkinin bireylerde yarattığı beklenti, Demokrat Parti iktidarıyla ters yüz olunca bir süre sonra aynı umutsuzluktan, hatta baskıdan Bener ailesi de nasibini alır. Oysa askeri lise sıralarında, Atatürk'ün ölüm haberi alındığında –istisnalar hariç– hüngür hüngür ağlamıştı koca sınıf. Koca ülke ağlamıştı neredeyse. Peki ne olmuştu da topla tüfekle kovulan emperyalizm, davul zurnayla karşılanmıştı çok kısa süre sonra ve neden 1960 darbesini “devrim” olarak niteler 1950 kuşağı? Tabii çok yönlü ve siyasal açıdan bir Türkiye tahlili gerektirdiği için bu soruların yanıtını konunun uzmanı araştırmacılara bırakmak yerinde olacaktır; ancak Vüs'at O. Bener'in tutumuna benzer bir tutumu Bilge Karasu'da da görmekteyiz ki bu da düşündürücüdür.

Dönemin Türkiye'sinde siyasi açıdan büyük çalkantılar yaşanırken, aslında edebiyat açısından da büyük gelişmeler, köklü değişimler yaşanıyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarına tanık olmuş ve daha sonra 1950 kuşağı olarak anılacak bazı yazarlar, Tanzimat'la başlayan edebiyat serüvenimizi de başka bir mecraya taşırlar. Yenilikçiliğin, deneyciliğin, yeni bir dil oluşturmanın kapısındaki bu yazarlardan biri de Vüs'at O. Bener'di kuşkusuz. “Konuları, insanları, olaylarıyla daha seçmeci bir Memduh Şevket; anlatımıyla, iç konuşmalarıyla daha derli toplu, daha titiz bir Sait Faik”ti o.(7) Toplumun önemli badireler atlattığı çalkantılı, sancılı dönemlerde sanatta da olumlu veya olumsuz bir sıçrama anı yaşandığı bilinen bir gerçektir. Türkiye açısından bakıldığında bu olguya, özellikle 50'li ve 70'li yıllar ile 1980 sonrası dönem incelenmeye değerdir.

Bir gün unutulacağını bile bile yazmak...
Vüs'at O. Bener - Cevat Çapanİlk öykülerinden son kitabı Kapan'a gelinceye değin Vüs'at O. Bener'in yazdıkları hep bir tartışmanın konusu oldu. Siyaset kaygısı gütmeden olgulara yaklaşımındaki soyutluk ve karakter(ine)lerine yüklediği karamsarlık genellikle yadırgandı; “bunalım” ve “kaçış” edebiyatı yaftasıyla bazılarınca eserleri yerlere çalındı. Ama kendi kuşağıyla birlikte ardından gelecekleri de derinden etkiledi ve her zaman edebiyat/sanatın (başkenti) kalbi oldu. Edindiği dostluklarla, oluşturduğu ortamla, gelişimine katkıda bulunduğu yazarlarla -kişisel yazın yolculuğunu askıya aldığı dönemlerde bile- hep bir adım önde durarak “yazarların yazarı”(*) oldu. Daha sonra ünlü birer yazar ve eleştirmen olacak iki genç, iki yedek subay onun evinde hafta sonları bir araya gelip tüm coşkunluklarıyla edebiyattan dem vurdu. Tiyatrodan, sanattan konuşuldu. Başka dostlar da girdi hayatına; Cevdet Kudret, Erdal Öz, Salim Şengil, Turgut Uyar, Nezihe Meriç, Özdemir Nutku, Sevgi Nutku (Soysal), İlhan Berk, Bülent Arel, Can Yücel, Bilge Karasu, Şahat Sıtkı, Leylâ Erbil, Mehmet Önat ve Çiğdem Selışık gibi… Cevat Çapan'ın saydığı bu isim listesinde(8) Oğuz Atay baştadır tabii. Oğuz Atay'ı Vüs'at O. Bener'le tanıştırırken, Çapan'ı da Bilge Karasu tanıştırır.

Oğuz Atay ve Cevat Çapan'ın askerlik nedeniyle bulundukları Ankara'da, her hafta sonu Vüs'at O. Bener'in evinde bir araya gelip çevirdikleri tiyatro metinleri üzerine konuşmaları, Oğuz Atay'ın Pazar Postası'ndaki macerası… Bu dönemlerde iki öykü kitabı (Dost, Yaşamasız) yayımlanmış bir yazar olarak edebiyattaki konumlanışıyla yerini sağlamlaştırmış bir yazar profili çizer Vüs'at O. Bener. Ama hayatındaki çalkantılar, ikinci evlilikte bulamadığı huzur ve dönemin siyasi ve ekonomik Vüs'at O. Benerkoşulları bir süre aktif anlamda edebiyattan uzaklaştırır onu. Sıkıcı ve kuralcı memuriyet hayatı, aslında en başından itibaren yazdıklarını inkâr eden, çabasının anlamsızlığını bilen, sonrasızlığın buhranındaki bir yazar için şaşırtıcı da değildir. Belleğimize kazınan/kazıtılan üç-beş isim dışında tarihin çöp tenekesinin öğütücülüğünü bilen her birey gibi, her türlü çabanın da anlamsızlığının farkındaydı. Bireyin özgürce varoluşunu gerçekleştiremediği her yerde eksik bir hayatın yaşanacağını bilen, belki de bu yüzden susmaya çalışan biriydi. Vüs'at O. Bener'in dili, edebiyatta suskunun da dilidir aynı zamanda. Ölmek istediği halde ölmeye bile mecali olmayan… Atıldığı varoluşta bulantının, bungunluğun yükünü hep duyumsayan. Bener, yazma (belki de susku) nedenlerini sorgularken alabildiğine samimi ve gerçekçidir de. 1996 tarihli Düşler-Öyküler dergisinin ikinci sayısında öykücü Özcan Karabulut'un gerçekleştirdiği röportajda, “Bitli Şair” isimli öyküsünden bir bölümle şöyle yanıt vermektedir: “Kaçınılmaz unutuluşun burgacından kim kurtarabilmiş yakasını?” Evet, kim kurtarabilmiş ki, varoluşunun kaderine isyan etmemiştir. Bir gün unutulacağını bile bile yazmak...

Buna rağmen yazmış bir yazardır Vüs'at. O. Bener; ne çok gezen ne çok okuyan ne de yaşayan tarafından, tanıklığının farkındaydı sadece. Bir ömre tanık olmak, kendi hayatı da olsa insanın, paylaşılması zorunlu bir yüktür. Mademki deneyimlerin üzerine inşa ediyor insan hayatını, doğru veya hatalı da olsa her deneyimin bir değeri vardır. Otobiyografi tanımıyla da kesişen öykü/romanlarında, yazarın gerçek hayatıyla örtüşen birçok noktaya, doğrudan anlatıma, gerçek isimlere rağmen, kurgusal boyut hep ön plandadır ve yazarın biyografisiyle haşır neşir olmayan bir okur için de kafa karıştırıcıdır. Tıpkı hayatındaki gelgitler gibi, eserlerindeki anlatıcı karakter de bu gelgitler, salınımlar arasında içinde bulunduğu andan hayatının farklı dönemlerine gidip gelmekte, kronolojik bir akıştan (hayat hikâyesinden) ısrarla kaçınmaktadır. Eleştirmenlerin de değindiği gibi, “Denetimli bir bilinç akışı”dır Bener'in eserlerinde söz konusu olan. İlk anımsanan andan/yaştan en son bulunulan duruma/yaşa kadar sıralı bir akışla değil bilinçle parçalanmış, dağıtılmış, bir yapboz gibi başı sonu ortası arasında gidilip gelinen, ilmekleri çapraz atılmış ve çağrışımlara yaslanan yapı onun metinlerine kattığı önemli bir özgünlüktür.

Vüs'at O. Bener | Siyah-BeyazYapbozu andıran metin yapısı
Vüs'at O. Bener'in metinlerinde (Kapan'daki bazı öyküleri ayrı tutarak) anlatılan tek bir hikâyedir aslında. Özellikle bir üçleme olarak kabul edilen Siyah-Beyaz, Mızıkalı Yürüyüş ve Kara Tren'de bu durum çok daha belirgindir. Fakat burada da olayların gelişim sırasından yaşanılana, hissedilene, anımsanana dair her şey parça parçadır. Her biri ayrı bir köşede. Her hikâye parçası ucu açık bir zincir gibi. Öbür uç yakalanıldığında kolayca eklenebilen.
Tabii bu parçaların her birinden sadece birer tane yok. Bazı parçaları değişik yapıların içinde tekrar görmek mümkün. Mesela, Kara Tren'in aynı adlı öyküsündeki şu parçayla, “Ev sahibiyle zor anlaşabildik. Somyamı koyduk. Çarşıdan pamuk yatak, çarşaf aldık, bir de örtü. Emir erim akrebe karşı cibinlik salık verdi. Tavandan atlarlarmış uykudayken. Somyamın ayaklarına da suluk konuldu. Meğer odalarda yatılmazmış. Damlarda yatılırmış sonra öğreniyorum.(9) Siyah-Beyaz'ın “Bisiklet” öyküsündeki şu parça: “Geldiğim ilk günler, güç bela bir oda kiralamıştım. Akrepten korunabilmek için karyolamın ayaklarına içi su dolu kaplar koymamı salık vermişlerdi, bir de cibinlik, -atlarmış tavandan akrep- boğuluyordum sıcaktan.(10)

Aynı şekilde Siyah-Beyaz'ın “Tuzak” öyküsündeki yaşlı adamın, küçük bir kız çocuğuyla kurmayı hayal ettiği ilişkide, kendisine isnat edilebilecek suçun korkusuyla kâbuslar görmesi gibi, Mızıkalı Yürüyüş'ün ilk bölümlerinde de benzer bir ruh haline yer verilmektedir: “Ama, ben birden duraladım. Yaşlıların çocuklara sarkıntılık ettiği öyküleri ana babaların korkulu düşüdür. Ekledim. 'Gelin, ama büyükleriniz, ana babanız izin verirse.' Koşa koşa gittiler, beklediğim gibi 'olmaz' denmiş. Nedenini de anlatmamışlar tabii.(11)Bütün gece kıvrandım durdum, ne demeye çağırdım çocukları. Akşama doğru gelecekler mi bilmem. Bir bahane bulmalı, dedeleriyle bir ağaç altında sohbet etmeleri bile sakıncalı görülebilir, sübyancı ihtiyara çıkar adım.(12)

Vüs'at O. Bener'in, Siyah-Beyaz'daki “İstanbulin Şarkı” adlı öyküsü de yine yaşlıların çocuklarla kurdukları ilişkilerdeki yanlış anlamalar üzerine kurulu ve “Tuzak” öyküsüne okuru adım adım yaklaştırır nitelikte: “'Amma yaptın ha, sübyancı amca! İyilik meleği sözümona. İnce kollarına doldurduğu sarılı kırmızılı alüminyum bilezikleri şıngırdatarak- saçmalama! Gücün yetmez yazgımı değiştirmeye.'(13)

Aynı karakterlerin farklı hikâye parçalarında belirmesiyle, benzer olay örgülerinin farklı yapıtlarında tekrarlanması Vüs'at O. Bener'in yukarıda da değindiğimiz ve yapbozu andıran metin yapısının özgünlüğüdür. Bir üçleme olarak kabul edilen Siyah-Beyaz, Mızıkalı Yürüyüş ve Kara Tren'e damgasını vuran olay örgüsü de bu yapbozun parçalarını oluşturmaktadır.

Vüs'at O. Bener24. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nın onur yazarı
Aynı yapbozun parçalarına Kapan'da da rastlamak da mümkün tabii. Yaşamasız Yazabilmek - Vüs'at. O. Bener'in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım adlı eserinde Reyhan Tutumlu, anlatıcı, anlatım özellikleri ve zaman kullanımı açısından üçlemeye Kapan'ı da dahil ederek “dörtleme” tanımına ulaşmakta ve bu dört öykü kitabı arasındaki kopmaz bağlara işaret etmektedir.

2001 yılında yayımlanan Kapan, yazarın son öykü kitabı olmasının yanı sıra, bütün hayat deneyimini de damıttığı bir yapıttır. Alkolizm ile ölüm yaşam arasındaki çelişkide kendisine dayatılan hayatı yaşamaktan başka şansı olmayan ve hastalıklarla boğuşan yaşlı adamın izleği bu yapıttaki öykülere damgasını vurmaktadır.

Sonuç olarak, 1950 yılında “Dost” öyküsüyle dikkat çeken ve aradaki 50 yıllık zaman diliminde bazı duraklamalara rağmen kendini hep duyumsatan, 1980'li yıllardan itibaren ise, daha kısa aralıklarla yayımladığı eserleriyle bir patlama yaparak tekrar edebiyat gündemine oturan ve kendisinin ironik deyimiyle “Kırk yıl önce başlayan öykücülük serüveninde, kırk yıl sonra ödüllendirilerek” geç de olsa kıymeti bilinmiş bir yazardı Vüs'at O. Bener. Ancak 2005 yılının Ekim ayında düzenlenen 24. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nın onur yazarı, bu erince ulaşamadan 31 Mayıs 2005'te uzun bir hastalık döneminden sonra aramızdan ayrıldı. Ve ne yazık ki bu olayla ilgili etkinlikler onsuz gerçekleşmek zorunda kaldı.
~~~

*Doğrusu, “yazarların yazarı” tanımı Murat Yalçın'a ait. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Havva isimli Vüs'at O. Bener öykü derlemesinin “Sunuş” bölümünde “Salt okurların değil, yazarların da yazarı olduğu, öykücülüğümüzün onunla keskin bir dönemeci aldığı söylenmeli burada.” cümlesi bir yazar tarafından kurulduğu için, bu tanımı kullanmakta sakınca görmedim.

Dipnotlar:
(1) Enis Batur, “Vüs'at O. Bener İçin Çağrı”, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=857469&Date=02.02.2010&CategoryID=40
(2) Semih Gümüş, “Kabuğunu Kıran 1950 Kuşağı”, Radikal Kitap, 2 Temmuz 2010 Cuma; Yıl 9, Sayı 485.
(3) Jale Özata Dirlikyapan, Kabuğunu Kıran Hikâye - Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı; Metis Yayınları, İstanbul, Haziran 2010.
(4) Semih Gümüş, “Kabuğunu Kıran 1950 Kuşağı”, Radikal Kitap, 2 Temmuz 2010 Cuma; Yıl 9, Sayı 485.
(5) Bir Usta, Bir Dünya: Vüs'at O. Bener, s. 10. Yayını Hazırlayan: Murat Yalçın. YKY, İstanbul 2006.
(6) A.g.y., s. 10.
(7) Mehmet H. Doğan, Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Cilt I, A-Z. YKY, İstanbul 2001.
(8) Bir Usta, Bir Dünya: Vüs'at O. Bener, s. 10.
(9) Vüs'at O. Bener, Mızıkalı Yürüyüş-Kara Tren, s. 118. YKY, 2. Baskı, İstanbul, Temmuz 2006.
(10) Vüs'at O. Bener, Siyah-Beyaz, s. 52. YKY, 2. Baskı, İstanbul, Mart 2007.
(11) Mızıkalı Yürüyüş-Kara Tren, s. 28.
(12) A.g.y., s. 29.
(13) Siyah-Beyaz, s. 73.

~~~
Sayı: 47, Yayın tarihi: 17/07/2010

hasan@mavimelek.com

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics