MaviMelek
Hermes Kitap
"Aşk tüneli uzun ve tenha/Makineler bir yumruk gibi duman salıyor/Bir yumruk dolusu hatıra/Sabahın mutlu ağzının ortasına." Train-Long Suffering / Nick Cave

[Sinema-Müzik]"Karanlık Sözler: Müzikte Yabancılaşma Ve Noir Üzerine Bir Deneme VII"
Emre Karacaoğlu*

Nick Cave

"BİR TREN BOYU ACI"

"I stepped into an avalanche
It covered up my soul

Bir çığın içine adım attım
Bütün ruhumu kapladı"

Geçen ay yabancılaşma üzerine sözlerini incelediğim üstat Leonard Cohen'in "Avalanche"ine ait bu dize, birçok şarkısında aynı temayı işleyen Avustralyalı Nick Cave'in de grubu Bad Seeds ile ilk albümlerinin açılış cümlesiydi. (1984 senesinde Batı Almanya'da yayınladıkları "From Her To Eternity" albümleri Cohen'in "Avalanche" parçası yorumuyla açılıyordu). Seneler boyu birlikte çalacağı grubuyla icra etmeye karar verdiği bu şarkı adeta Nick Cave'in müzikal kariyerinin tonunu belirlemişti.

From Her To Eternity

Uzun siyah saçları, bembeyaz teni ve sinirli/sıkıntılı bakışlarıyla Nick Cave'in bu ağır gotik şairi edasını kim reddedebilir? Ve en iyi -yani söz yazımında ustalığını en iyi sergileyebildiği, diyelim- şarkılarının ortak temalarının ölüm, yalnızlık, yabancılaşma, çaresizlik ve mutsuz aşk olmasının bu vampir tipine ne kadar uyduğuna kim itiraz edebilir peki? Ki dünyayı siyah/beyaz olarak yansıtmaktan, günah keçilerini belirleyip parmakla göstermekten hiçbir zaman çekinmeyen medya da Cave'e yaftayı yapıştırmakta hiç zaman kaybetmemiştir: daha ilk albümlerinden sonra hakkında "satanist" gibi iddialar ortaya atılmıştı zaten. Cave'in cevabıysa kısa ve açıktı: "bana 'karanlık' ya da 'hüzünlü' deyin – ki bu kanıyı değiştirmek için de elimden geleni yapıyorum...Ama 'satanist?' Bu çok küçük düşürücü bir yalan."

Kendisi gibi birçok karşı kültür müzisyeni ya da yazarının yaşadığı bir sıkıntıdır bu: sevenleri, sesini ulaştırabildikleri ve onu anlayanlar tarafından göklere çıkarılırken anlamayanlar tarafından o haksız damgaları ömürleri boyu taşımak. Ama bir noktayı da asla es geçmeyelim: ne o, ne de diğer karşı kültür sanatçılarının hiçbiri sütten çıkmış ak kaşık da değildi. Gençliğinde tercih ettiği nehir kıyısını anlattığı şu sözler, kendine sanatsal anlamda seçeceği yola da ışık tutacaktır: "hep yok edici güçlerin etkisi altında kaldım. Melbourne'de şehri ikiye ayıran bir nehir vardı. Nehrin bir tarafında üniversiteler ve o ortama uygun insanlar olurdu... Diğer tarafta ise junkieler ve fahişeler bulunurdu ve ben de hep o tarafta olurdum." Ömrü boyunca mücadele ettiği eroin bağımlılığını da nehrin hangi tarafında edindiği de oldukça açıktır, herhalde?

Edebiyata olan ilgisini İngilizce öğretmeni babası ve kütüphaneci annesine, müziğinin karanlık altyapılarını da Avustralya, Victoria'da gittiği Wangaratta Anglikan Kilisesi'ne borçluydu, Cave. Bu kilisede ve çıkardığı problemlerden dolayı daha sonra yollanacağı yatılı okulda katıldığı korolarda gospel tınılarıyla büyüyen müzisyen, evdeki piyanosuyla -kendi tabiriyle- ilk "dünyanın en kötü" şarkılarını yazmaya başlamıştı bile... Ve bu "kariyeri boyunca aynı şekilde devam etti."

Peki, birçok müzisyenin aksine, şarkı sözleri adeta okunmayı bekleyen bu adamın dizelerindeki yabancılaşma ve çaresizlik edebiyatta hangi isimler ve hayatında kimler nedeniyle (sayesinde?) ortaya çıktı?

Ve Eşek Meleği GördüBir kere, kendi kuşağının ve ondan bir önceki beat kuşağının müzisyenleri gibi Cave'in de Edgar Allan Poe okuyarak büyüdüğü son derece açıktır. Bu isimle birlikte gotik edebiyat üstadı Sheridan Le Fanu, William Faulkner ve Flannery O'Connor'ın isimlerini zikretmemiz şart... Ki kaleme aldığı tek romanı 1989 seneli "And The Ass Saw The Angel," eleştirmenler tarafından bu isimlerin eserlerine benzetilmiştir. Romanda Euchrid Eucrow isimli, sarhoş annesinin dayakları ve hayvanlara işkence etmek ve tuzaklar kurmakla kafayı bozmuş çiftçi babasının baskılarıyla büyüyen sağır bir çocuğun acılı hayatı anlatılır. Euchrid'in yavaş yavaş delirip sonradan onu bu yola iten insanlardan intikam almasını okuruz. Romanın isminin geldiği kaynak da Cave'in bir diğer etki alanını açığa kavuşturur: Kitab-ı Mukaddes. Peygamber Bilam'ın kendisinin değil de katırının Tanrı'nın meleğini gördüğü an, Cave'e isim konusunda ilham kaynağı olmuştur. (Tevrat, "Sayılar," 22:23) Şarkılarının hamurunda şu isimlerden de tatlar buluruz: John Milton ve yarattığı kıyamet, William Blake ve öngördüğü felaketler ve Antonin Artaud'nun yarattığı acımasızlık tiyatroları.

Bu Avustralyalı besteci derinlere inmesini her zaman becerdi. Aklın ücra köşelerini, deliliğin hudutlarını gezerken korkutmayı, ürkütmeyi (bir "Loverman" parçasını düşünün!) bile becerdi. Ancak, Boys Next Door ile kaydettiği ilk albüm "Door Door," 70'lerin İngiliz punk grupları etkisinde, oldukça sıradan bir post-punk çalışmasıydı. Ancak grubunu the Birthday Party'ye oradan da Bad Seeds'e çevirip, Melbourne'den Londra'ya taşıdığında, Cave crooner vokaline yakışan gerçek şarkı temalarını da oturtmaya başlamıştı. Einstürzende Neubauten'ın Blixa Bargeld'iyle beraber blues tınıları eserlerine girdikçe gospelimsi atmosfer havaya karışmış, ilk yabancılaşma eserleri de su yüzüne çıkmaya başlamıştı.

The Firstborn is Dead

İkinci albümleri "The Firstborn is Dead"deki "Train-Long Suffering," "bir tren boyu acı"yı anlatmaktadır. Mutsuzluk ve tatminsizlikle dolu hatıralarının acısını kapkara, upuzun bir trene benzeten Cave, bu vasıtayla varacağı noktanın sefaletten başka hiçbir şey olmayacağını söylemektedir:

"In the name of pain!

There comes a train!
Lord, a long black train!

Punched from the tunnel
The tunnel of love is long and lonely
Engines steaming like a fist
A fistful of memories
Into the jolly jaw of morning
...
I kick every goddamn splinter
Into all the looking eyes in the world
Into all the laughing eyes
Of all the girls in the world
She ain't never comin back
And the name of the pain is

A train long-suffering

Who's the engine driver?
The engine driver's over yonder
His name is Memory
...
Destination: Misery
Pain and misery

Acı namına!

Bir tren geliyor!
Tanrım, uzun, kara bir tren!

Tünelden dışarı atılmış
Aşk tüneli uzun ve tenha
Makineler bir yumruk gibi duman salıyor
Bir yumruk dolusu hatıra
Sabahın mutlu ağzının ortasına
...
Bütün kıymıklara birer tekme atıyorum
Dünyadaki bütün bakan gözlere
Dünyadaki bütün kızların
Gülen bütün gözlerine
O asla geri gelmeyecek
Ve acının ismi

Bir tren boyu acı

Makineyi süren kim?
Makinist öteki tarafta
İsmi ise Hatıra
...
Varış yeri: Sefalet
Acı ve sefalet"

Your Funeral... My Trial

 

Eroin bağımlılığında en diplerde gezdiği dönem "Your Funeral... My Trial" albümü zamanlarına denk geliyordu. Albümün çaresiz, melankolik, bir notasından, kelimesinden bile taviz vermeye niyeti olmayan atmosferini Cave'in bu dönemine bağlamanın bir hata olmayacağını düşünüyorum. Albümde yorumlamayı tercih ettiği Tim Rose parçası, "Long Time Man" bile buna bir örnektir. Karısını öldüren bir adamın anlatıldığı parçada kendine ve hayata yabancılaşan karakter karısını neden öldürdüğünü bile hatırlamamaktadır:

"Yeah, they came to take me away
Said I'd be sitting here for the rest of my life
But I don't really care - I shot my wife
And brother, I can't even remember the reason why

Oh, it makes a long time man feel bad
Yeah, it makes a long time man feel bad
Well I ain't had no love since I don't know when
It sure makes a long time man feel bad

Evet, beni götürmeye geldiler
Hayatımın sonuna kadar burada oturacağımı söylemiştim
Ama umurumda değil – karımı vurdum
Ve kardeşim, neden olduğunu bile hatırlamıyorum

Uzun bir süre insanı kötü hissettiriyor
Evet, uzun bir süre insanı kötü hissettiriyor
En son ne zaman sevgi gördüm, hatırlamıyorum
Uzun bir süre insanı kötü hissettiriyor"

No More Shall We Part

Cave bundan sonra bir cinayetler ("Murder Ballads") ve bir de aşk baladları ("The Boatman's Call") üzerine kurulu iki albüm yayınladıktan sonra, 1999-2000 yılları arasında etkili bir alkol ve eroin tedavisi gördü. Dönüşünü müjdeleyen şaheser "No More Shall We Part"ta post-punk hariç her dönemine ait şarkılara rastlanırken albümün ilk single'ı "As I Sat Sadly By Her Side," Cave'in yabancılaşma tonunda hiçbir şeyin eksilmediğini betimliyordu. Şarkıda, pencere kenarında bir kızla oturan Cave, kızın hayatın güzelliği, ahengi ve mükemmelliği hakkındaki yorumu üzerine Nietzsche-vari bir kıvraklıkla aslında hiçbir şeyin gözüktüğü gibi olmadığını, herkesin kendi çıkarlarının peşinde koştuğunu ve her şeyin aslında çok büyük bir hiçliğe doğru gittiğini söyler. Kıza, sokaktaki mazgallardan elini uzatan adamla, onu umursamayan ve neredeyse o ele ayağı takılıp düşen adamı da örnek olarak gösterir. Ve kızın gözü yaşlı verdiği şu cevap karşısında -kendisi de ne kadar üzgün olsa da- gülümsemesini saklayamaz:

"When will you ever learn
That what happens there beyond the glass
Is simply none of your concern?
God has given you but one heart
You are not a home for the hearts of your brothers
And God does not care for your benevolence
Anymore than he cares for the lack of it in others
Nor does he care for those who sit
At windows in judgement of the world He created
While sorrows pile up around him
Ugly, useless and over-inflated.

Pencerenin öbür tarafında olan şeylerin
Senin işin olmadığını ne zaman öğreneceksin?
Tanrı sana bir tane kalp vermiş
Sen kardeşlerinin kalpleri için bir ev değilsin
Ve Tanrı senin yardımseverliğini önemsemiyor
Bunun diğerlerinde olmamasını önemsemediği gibi
Ayrıca mutsuzluklar çirkin, amaçsız ve fazlaca birikirken
Yarattığı dünya hakkında pencere arkasında
Ahkam kesenleri de önemsemiyor."

 

* Yüxexes, Temmuz 2007

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics