MaviMelek
Hermes Kitap
"İyi bir insan yokluğuyla, pek çok insanın görünürdeki iyiliğinden daha fazla yararlılık gösterir..." Halil Cibran (Gezgin)

[Öykü]"Yemek Molası, Ölüm ve Shakespeare" | Fatih Kaynak

Yemek Molası, Ölüm ve Shakespeare

"RÜYALARIMDAN AĞLAYARAK UYANIRIM"

Osıralar, gündüzleri lüks bir alışveriş merkezindeki bir kitapçıda asgari ücrete tezgâhtarlık yapıyor, geceleriyse gün ışığında şahit olduğum çirkinlikleri unutmak için deli gibi içiyordum.

Tipler yine olağandı. Olağan, olduğu gibi, patlama yok, heyecan yok, risk yok, endişe yok, olması gerektiği gibi. Sıradan ve ölümcül hayatlar. Yemek artığı akşamların gündüze vurmuş yağ lekeleri gibi yüzler. YÜZDE YÜZ ÖLÜM ve YÜZDE YÜZ GARANTİ.

Koşturmaca ve sonrası... Arada yaşam molaları verirken, neden onlar gibi olamadığına dair sorgulama sakın kendini. Çünkü sen canlısın. Boğazına kadar ahmaklığa batmışken bile.

Ki ahmaklar evrenin en şanslı adamlarıdır.

Vahdet diye bir adam vardı. Bir çocuk babasıydı ve işe her sabah hurda mobiletiyle gelirdi. Ayrıca götün tekiydi ve suratı her zaman bir yatak örtüsü kadar pembeydi.

İşe başladığım ilk gün yanımda bitmişti.

"Aramıza hoş geldin dostum. Hayırlı olsun."
"Sağ ol birader."
"Daha önce kitapçıda çalışmış mıydın?"
"Hayır."
"Ne işle uğraşıyordun peki?"
"Postacılık, garsonluk, bulaşıkçılık... Sekreterlik hariç her işi yaptım."
"Çok farklı işler... Başarabileceğine inanıyor musun?"
"Buraya emekli olmaya geldim dostum."
"Heh heh heh... Eğlenceli birine benziyorsun. Kitaplarla aran nasıl peki?"
"Bir aralar işsizken bir kütüphaneye takılıyordum, sonra yangın çıktı. O günden beri okumaya fırsat bulamıyorum."
"Ne okudun en son?"
"Yangından bir gün öncesine kadar Proust okuyordum galiba."
"Proust mu? Hiç duymadım."
"Boş ver, zaten ibneydi herif."
"Öyle deme. Shakespeare de eşcinseldi ama..."
"Shakespeare sever misin?"
"Kesinlikle. Bence onun dehasına yüz yıllardır kimse erişemedi. Okumadıysan tavsiye ederim dostum. Bizim Şakir Kitabevi'nin personele özel yüzde elli indirimli yirmi kitaplık bir Shakespeare serisi var. Paran varsa hemen al."
"Moruk senden hiç hoşlanmadım."

Birden beti benzi attı Shakespeare'in.

"Neden dostum?"
"Şaka şaka... Proust'u bitirince ilk işim Shakespeare okumak olacak."
"Heh heh heh. Gerçekten komik adamsın. Seninle öğlen yemeğe çıkalım. Bu arada adın neydi dostum?"
"Ferit."
"Ben de Vahdet, memnun oldum."

Daha sonra işle ilgili ayrıntıları anlatmaya başladı.

"İlk önce neyin nerede olduğunu öğrenmekle başlamak lazım. Gel bakalım sana mağazayı gezdirelim."
"Tamam" dedim ve peşine takıldım dingilin. Mağazanın giriş bölümüne geldiğimizde yine başladı martaval okumaya.
"Giriş bölümü mağazanın gözbebeğidir. Burada yeni çıkanlar ve en çok satan kitapların olduğu raflar bulunuyor gördüğün gibi. Müşterinin mağazaya girdiğinde ilk bakındığı yer burasıdır. Bu yüzden, buradaki rafların her zaman son derece düzenli ve müşterinin ilgisini çekecek şekilde düzenlenmiş olması gerekir. Anlıyorsun değil mi?"
"Evet."
"En çok satan ilk kırk kitabın olduğu şu rafın sıralaması, her hafta merkezden gelen raporlara göre değişir. Biz de ona göre yeni sıralamayı yaparız."

Sonra, ilk kırkın olduğu rafın önündeki büyük masayı işaret ederek, konuşmaya devam etti.

"O masadaki çok satan kitapların arasına satsa da satmasa da muhakkak, Şakir Kitabevi'nin yayınlarını sokuştururuz. Özellikle de satmayan kitapları satıyormuş gibi lanse etmeye çalışırız. Unutma, bir tezgâhtarın görevi satmayanı satmaktır."
"Anlıyorum."

Ardından, mağazanın arka kısımlarına geçtik.

"Burası da klasikler, felsefe ve tarih kitaplarımızın olduğu bölümdür. Bu bölümde pek zorlanmazsın; çünkü buraya uğrayan müşteri ne alacağını bilen müşteridir. Kitapların yazar ismiyle alfabetik dizilmiş olduğunu söylememe gerek yok sanırım."

Mağaza turumuz devam ediyordu ve orospu çocuğu her bir şeyi bağıra bağıra anlattığı için bütün müşteriler bize bakıyordu. Müşterilerin üzerime çevrilen bakışlarından dolayı utanç içinde kalmıştım. Bir ara göz göze geldiğimizde "Kendine gel Vahdet!" diye bağırıp, kafa mı atsam, diye geçirdim içimden.

Böyle adamlarla karşılaştığım zaman ilk aklıma gelen şey hep karıları olmuştur. Hepsinin de Rita Hayworth kadar güzel karıları vardır.

Mutsuz hayal ederdim o kadınları. Kırgın ve en az benim kadar onarılmamış. Ve arzulardım onları. İyi bir kadını korunaklı hissettiremeyecek kadar korunaksız olduğumu bile bile.

"Burası da çocuk bölümümüz. Bu reyon gün içinde en çok dağılan bölümdür ve şefimiz Remziye Hanım'ın en fazla hassasiyet gösterdiği yerlerin başında gelir. Çocuk bölümüne dikkat etmeni tavsiye ederim."
"Peki Vahdet."
"Evet... Genel olarak mağazayla ilgili anlatacağım şeyler bunlar. Haydi bakalım çalışmaya başla."

Son cümlesinden sonra yine sırıttı.
"Heh heh heh..."

İşlerin hep yolunda gitmesini umut emekten başka çare yoktur. Herkes iyi bir yaşamı, başarıyı, anlayışı, iyi bir kadını hak ettiğini düşünür; ama bazı adamlar iyi kızarmış bir porsiyon bifteği bile hak etmezler. Bizim Vahdet'ten bahsediyorum.

Arka cebinde taşıdığı küçük bir defteri ve yeşil bir tükenmez kalemi vardı. Ben ve diğerleri köpek gibi çalışırken, sık sık kendini kaybettirir ve mesai saatinin büyük bir bölümünü raflardaki kitapların ismini tek tek bu deftere yazmakla geçirirdi. Bir gün ona bunu neden yaptığını sorduğumda, gelecekte bir kitapçı açmayı düşündüğünü ve bu kitapların aynısının mutlaka kendi dükkânın raflarında da olmasını istediği cevabını verdi ve ardından, ilk gün olduğu gibi yine öğlen yemeğini birlikte yemeyi teklif etti bana. Teklifini reddetmeme rağmen, yemek molasında saklandığım delikte buldu beni.

O günden sonra her gün; alışveriş merkezinin üst katının yüzde yüzünü, insan ırkının yüzde doksan dokuzunu oluşturan ölü yüzler sergisinin kıyısında köşesinde bir tuvalin tam ortasına resmedilmiş kederli bir yüz gibi yemeğimi yemeye çalışırken buldu beni. Buldu ve patronların hırslarından arta kalan ve günün en kutsal anları olan kırk beş dakikalık yemek molama tecavüz etti.

Yemek dolu sefer tasını masama koyup biber dolmalarını mideye indirirken, amına koyduğum pembe yüzünde, karısını günde iki kere becermekten ve içinde büyüttüğü kitapçı hayalinden kaynaklanan hep aynı mutlu ifadeyi görürdüm.

"Yine en kuytu köşeyi bulmuşsun Ferit?"
"Kalabalık bunaltıyor beni."
"İnsanların arasında olmak iyidir bence. Böylece kendimizle ilgili daha sağlıklı teşhisler yapabiliriz dostum. İnsanlar bizim aynalarımızdır."
"Boş ver."
"Sadece bir sosisli sandviçle doyabiliyor musun? Neden sen de evden yemek getirmiyorsun? Öğlen öğünlerinde iyi bir yemeği hak ediyoruz bence."
"Sigara altlığı moruk... Yemekle aram pek iyi değil."
"Çok sigara içiyorsun..."

Ondan kurtulmak için mevsim kış olmasına rağmen, yemek molamı alışveriş merkezinin dış kapısının önünde geçirmeye başladım. Dondurucu soğuğa rağmen, dış kapının önündeki büyük beton saksıların bir köşesine çöküp kafa dinliyordum ki, birkaç gün sonra Vahdet yine yanımda bitti.

"Heh heh, yakaladım seni. Demek buradaydın ha! Birkaç gündür yukarıda göremiyorum seni. Neden artık yukarıya gelmiyorsun? Üşümüyor musun dostum burada?"
"Hayır," dedim ona.

"Hayır üşümüyorum; çünkü çocukluğumdan beri beni yakan bir öfke var içimde. Acıkmıyorum; çünkü kafam her zaman bataklığın altındaydı ve yeterince bok yuttum. Ve hatta bazı sabahlar bana neler olur biliyor musun? Rüyalarımdan ağlayarak uyanırım. Arada bir, şanslıysam donuma boşalmış olarak da uyanırım. Herkes gibi hiç şaşmaz bir şekilde her sabah aynaya bakarken ve bir zamanlar bazı kadınların âşık olabildiği bu yüzü tıraş ederken, yüzümle beraber kaşlarımı da tıraş etmek gelir içimden kimi zaman. Birkaç kere boğazıma bıçağı dayadığım da oldu; ama hiçbir zaman bunu yapabilecek kadar cesur olamadım. Belki Tolstoy'a inanmasaydım bunu yapabilirdim. Yapamadım; ama bunun sebebi Tolstoy değil babamdı. Okulu sevmedim, kadınlara güvenmedim, bilgiden şüphe ettim; ama Tanrı'ya da inanmadım. Güreş sevmem, televizyon izlemem, türkü sevmem, yazarlardan nefret ederim, sinemaya gitmem, tiyatroya gitmem, ev yemeklerinden, şakalaşmaktan, insanlarla tokalaşmaktan hoşlanmam. Parmağını ağzına götürüp ıslık çalabilen veya Karadeniz aksanıyla konuşmaya ısrar eden bir adam gördüğüm zaman karnıma bıçaklar saplanır. Ben çocukları bile beş yaşından sonra sevemem. Lanetli, olumsuz götün tekiyim ben. Anlıyor musun Vahdet? Bu yüzden benden uzak dur, beni unut. Anlıyor musun? Seninle bir hayali veya bir masayı paylaşamayız. Yemek molalarında keyifli vakit geçirebileceğimiz fikrini çıkar artık aklından."

Bir histeri nöbeti geçiriyor gibi görünüyordum ki, Vahdet bana bakarken donakalmıştı. Kısa bir süre öylece baktıktan sonra, hiçbir şey demeden gitti.

Hepimizin bir zamanlar farkında olmadan başka birine Vahdetlik yaptığını düşünürüm. Yoksa nasıl katlanabilirdik Vahdetlerle dolu bu dünyaya?

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2007 MaviMelek            website metrics