MaviMelek
"Olanla yetinerek, aramadan, düşünmeden yaşanılsın diye yaratılmış bir dünyada yalnızdı." - Aylak Adam / Yusuf Atılgan

[Editör'den] "Kahraman İnsandan Antikahraman İnsana: Yusuf Atılgan’ın Eserlerinde Bireyin Dönüşümü" | Hasan Uygun

Yusuf Atılgan

"AMACINI YİTİREN İNSANIN NE ESKİYLE NE DE YENİYLE BİR BAĞI KALMIŞTIR"

Büyük badirelerin, çatışmaların, üzünçlerin ve kahırların ardından gelecek mutlu sonların kurgulandığı (gerçekten de belki öyle durumların yaşandığı); irade sahibi, güçlü kuvvetli karakterlerin tek başına, kitleleri de peşlerinde sürükleyip büyük kahramanlık ve fedakârlık örnekleri göstererek dünyayı değiştirdikleri ya da değiştirmeye/dönüştürmeye çalıştıkları yıllardı… Evet, bugün de olduğu gibi, dünyada kötülük her zaman vardı. Despotik, anlayışsız ebeveynler; baskıcı, sadist yöneticiler; zalim ağalar, paragöz sömürücü işverenler ve dost bilinenlerin yarattıkları hayal kırıklıkları… Tamiri güç travmalar, yürekleri dağlayan acılar… Fakat bütün bunlara rağmen, an gelir insan öyle bir silkinirdi ki arzuladığı mutlu sona ulaşamasa bile hakkını yedirmeyerek varlığını ifade ederdi.

Maddi ve manevi varlığıyla kahraman insan, hiçleşmemişti henüz… Uçsuz bucaksız tarlaları, güçlü orduları, gösterişli konakları/sarayları ve bu sarayları dolduran değerli eşyaları vardı. Özel olarak bakılmış, eğitilmiş ve yetiştirilmişti… Çevresi hep kalabalık olmuş, yalnızlaşmamıştı henüz. Etrafındakilerden (kitlelerden) güç alıyor, onlardan bağımsız düşünemiyordu varlığını. Tıpkı Lenin, Atatürk, Churchill, Roosevelt, Hitler, Stalin, Mussolini, Franko veya Tito gibi tek başına bir halkın kaderini ellerinde tutabiliyor ya da Eugénie Grandet, Goriot Baba, Thérese Raquin, Madam Bovary gibi de kötülüğe karşı çıkabiliyordu.

Gerçek hayatta üretilen kötülüğün geçici olduğu, idealist kişilerin cesaretle öne atıldığı yıllardı o yıllar. Bizim gibi ülkelerde feodal üretim ilişkileri henüz tam anlamıyla parçalanamamış, topraksızlaşan feodal artıklar kentlere savrulmamıştı daha. Kentlerin kalelerini zorlayanların ise hâlâ bir ayağı köydeydi. Köylülükle özdeşleşen saflık, kentin ikiyüzlülüğüne henüz teslim olmamış, bir erdem olarak değer yargıları hanesindeki itibarlı konumunu koruyordu. Saflıkla bütünleşen cesaret, sonunda kahramanlık madalyalarıyla ödüllendirelebileceği gibi, meçhul bir asker de olabilirdi; ama o en sonunda toplumsal bir varlık olmanın sorumluluğunu yerine getirmiş olacak ve bunun huzurunu duyacaktı.

Çağını gözlemleyen ve çözümleyen büyük yazarlar da o yıllarda hep toplumsal bir varlık olarak insanın dönüştürücü gücüne vurgu yaptılar. Halk kahramanlarının edebiyatta rol model olarak kitlelere büyük yazarlar tarafından sunulduğu o yıllarda, edebiyatın toplumu olumlu anlamda dönüştürücü gücüne olan sonsuz inançla mutlu sonla bitmese bile, mutlu sona hep yakındı hikâyeler. Mutsuz sonlar insanın gücüne, doğasına hakaretti sanki. O sayın, bay, bey, paşa; asalet unvanlarıyla, tumturaklı ad ve soyadlarıyla tanımlı bir varlıktı. Henüz adının bile silineceği o yabancılaşmayı tatmamış, birey olamamıştı daha insan. Bireyliğe geçişte hâlâ bir ayağı eşiğin berisindeydi. Bir romanda veya hikâyede Ahmet'ti, Mehmet'ti veya falanca zadediydi hâlâ. Kahramanlıktan antikahramanlığa terfi edeceği(!), yalnızlaşacağı, izole olacağı, adının bile silineceği kayıtlardan, o boğuntulu bungun yıllar gelip çatmamıştı henüz. Ya da gelip çatmıştı da çağın görüntüsü gözlere daha yakındı.

Sahicilik yitirilmişse, başkaları için de yaşamanın anlamı yoktur

Aylak Adam | Yusuf AtılganYaşadığı çağın bir (belki de birkaç) adım sonrasını (iyi veya kötü) öngörenlerin çağdaşları tarafından takdir görmesi beklenemez. Devrimcilerin ve avangardların kaderidir biraz da çağından sonra anlaşılmak. Kendi kabuğu içinde devinerek dünyaya kapalı bir görünüm sergilediği 1940-50'liler boyunca Türkçe edebiyattaki, köy edebiyatı olarak da adlandırılan toplum gerçekçi etkili romantik yönelim, günümüzden baktığımızda o günün ruh halini kavramak açısından sağlam işaretler de bırakmıştır elbette; ama toplum gibi, insanın ekonomik ve toplumsal ilişkideki konumlanışı gibi, edebiyat ve sanat da aynı yerde kalamazdı. Eşyanın tabiatına aykırıydı bu durum. Bu duruma rağmen, yol hâlâ tıkalıdır ve açılmayı beklemektedir.

Ancak bireyin şaşaalı dönemi bitmek üzeredir. Bunun sancıları vardır yine aynı yıllarda. Toplum için var olan insan, artık sadece kendisi için var olduğunu, çünkü kendi kendisiyle baş başa kaldığını; akraba, aile, yakın çevre ilişkilerinin parçalandığını; komşusunu bile tanıyamayacak hale geldiğini idrak etmek üzeredir. Gösterişli konaklardan, görkemli saraylardan, soylu ilişkilerden, üzerine bastığı topraktan sürülmüş bir apartman dairesine tıkılmıştır artık. Her şeyini kaybedeceği günler için henüz daha vakit olsa da yazgısını değiştirmek için de şansı yoktur. Bu yüzden kaderine boyun eğip kasırganın ona ulaşmasını beklemek zorundadır.

Tabii tüm bu varsayımlar bir spekülasyondan ibaret de olabilirdi. Fakat o günün bazı sanatçıları da yukarıdaki gibi düşünüyor olmalıydı ki “kahraman insan”ı hiçe indirgeyen, onu olumsuzlayan yapıtlarının ilk örneklerini verdiler. 60'lı yıllarda Batıda, A. Robbe-Grillet'nin başını çektiği Yeni Romancılar, insanın toplum içindeki değişen konumundan hareketle romandaki yerinin de değiştiğine, kahramanlıktan antikahramanlığa terfi(!) ettiğine hükmettiler. Grillet'ye göre, romanda yeni bir anlayış ve yorumla ele alınması gereken eskimiş bazı kavramlar vardı. Bunun için de en başta geçmişin romanına karşı çıkmak gerekiyordu. Geçmişin romanında Balzac'ın kahramanları dünyayı değiştirebilecek güce sahip olabilirlerdi, ama artık onlar ölmüştü. Gerçekçi romanın önemli karakterleri, donandıkları tüm yeteneklerini kaybetmiş, geleceğin antikahramanlarıyla yer değiştirmek zorundaydı.

1959 yılında Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam romanındaki C. karakteri edebiyat okuru ve eleştirmenlerin karşısına çıktığında, yukarıdaki öngörülerin birçoğundan habersiz ya da haberli oldukları halde yeni yapının neye benzeyeceği konusunda fikirsiz günün edebiyatçıları, doğal bir tepkiyle önce onu yok saymanın yolunu seçtiler.

Dış dünyada kapladığı hacimle değil, ama iç dünyasındaki önü alınamaz boğucu boşluğun, ruhsal çırpınışın, karamsar psikolojisinin bir ürünüydü artık insan; tıpkı Batılı romancılar gibi Yusuf Atılgan da bu yaklaşımı benimsiyor, ilk örneğini veriyordu Aylak Adam'la. Yeni insanın yeni romandaki temsili bu yüzden artık C. gibi sadece nesnelerle olan ilişkisinden ibaret olmalıydı. Tabii insanüstü tüm yeteneklerinden soyundurulduğu için, tüm doğallığı ve çıplaklığıyla da yeni insan, yeni romana yansımalıydı. Dövülebilir, aşağılanabilir, gururu kırılabilir ve tüm bunları sineye çekebilirdi. Eski romanda, günlük eylemlerini uhrevi bir haleyle örten o zırh; yiyen, içen, dövüşen; ama sevişmeyen, “ayakyolu”na gitmeyen, işemeyen kahraman insanın üzerinden kalkmış, giysilerinden soyundurulmuştur artık.

Kapitalizmin bir yaşam biçimi olarak günlük hayata sinmesiyle kendine ve çevresine yabancılaşan insan, artık birey olmanın acısını duyuyordu sadece. Bu yüzden de tek bir amacı vardı, başka bir bireyle aynı ruhsal eksende kesişmek. Fakat atomize olan hayatlar yüzünden bu o kadar zordur ki, C.'nin B.'yi sürekli olarak ıskalaması da söz konusu olabilirdi. Birey gerçek mutluluğa artık o kadar uzaktı ki, parçalanmış olan bağları tekrar bir araya getirmek anlamsız bir çabadan öteye gidemezdi. Çırpındığı kuyunun dibinde, geleceksizliğiyle karşı karşıya ve çıkışsızdır. Ona öyle büyük anlamlar atfetmek; üreten, çabalayan, başaran ve örnek olan bir konuma yükseltmek, Zebercet'ten sonra mümkün olamazdı. O dibine kadar yalnız, saplantılı ve gururu kırılmış biri olarak sadece bedeninin yükünü taşımaktadır. Günü gelince de bundan kurtulmak gerekmektedir. Gerçek mutluluğa bu kadar uzak olabiliyorsa insan (Gecikmeli Ankara'da treninden bir daha o kadın inip gelmeyecekse), sahte mutluluklarla kendini kandırmanın anlamı yoktur. Sahicilik yitirilmişse, başkaları ne der ne düşünür, ayıplanır mıyım kaygısıyla yaşıyorsa, kendisi için yaşamıyorsa insan, başkaları için de yaşamasının anlamı yoktur.

İnsanın elindeki seçenekler tükenmişti artık

Anayurt Oteli | Yusuf AtılganÖlmese bile, aylaklık yolunu seçebilirdi bu yüzden. Kapitalizm insanın ancak tek başına yaşamasına izin veriyordu çünkü. Birleştiğine, bir araya geldiğinde, sesini yükselttiğinde, ya balyozu yiyor ya da silindirin altında eziliyordu (71 ve 80 darbeleri; biri balyoz diğeri de silindir harekâtı olarak tanımlanmıştı). Beş kişinin bir araya gelmesi bile örgütlü suç kapsamına alınmışken, kimse altıncı kişinin arayışına giremezdi. Olabilecek olan dünyalar en fazla iki kişilikti. O iki kişilik dünyalarda da eğer C., B.'yi ıskalarsa ömrünün geri kalan kısmında “eli paketlilerden olacak” (yani karısı ve çocukları için yaşayacak) ve iki kişilik toplumu üç kişiye çıkarmaktan başka bir işlevi olmayacaktı.

Üzerine yapışıp kalmış, onunla en az ilgili olan yanı (adı) hariç, insanın elindeki seçenekler tükenmişti artık. Ama hâlâ bir seçenek olarak kabul edilmese de, intihar da bir seçenekti. Gelinen durumda, amacını yitiren insanın ne eskiyle ne de yeniyle bir bağı kalmıştır. (Ne Osmanlı'ya ne de Cumhuriyet'e aittir: Anayurt Oteli'ndeki Zebercet'in sıkıntısı.) Ne aralarında incitilmiş, örselenmiş olsa bile eski aile yapısı yerindedir ne de “kul” olarak kabul edilmiş olsa bile eski devlet örgütlenmesi. Uyum problemini aşamadığı noktada, (en azından) varlığına son vermek kendi ellerinde olması gerekiyordu. Anayurt Oteli'nin Zebercet'i bunu başarıyordu. Canistan'ın Selim'i de… C., zaten hiçbir şey yapmayarak yaşayan bir ölü değil miydi?

Kahraman insanın, antikahraman bireye dönüşmesi elbette gözlerimizin önünde oldu. Göğsünü kabartan cesaret madalyaları, duvarlarını süsleyen takdirnameleri ve üzerine bastığı toprağıyla bir günde bozguna uğramadı. Hepsi aşama aşamaydı ve bu aşamaları gören, duyumsayan, çözümleyen edebiyatçılar da gününden sonrasını öngörerek anlaşılmayı bugüne bıraktılar.

Sonuç olarak bakıldığında bir edebiyatçı olarak Yusuf Atılgan'ın, 1959 yılında yayımlattığı Aylak Adam ile 1973 yılında yayımlattığı Anayurt Oteli romanlarının (yanı sıra öykülerinin), tam da günümüzü imlemesi tesadüfî değildir. Köyünde oturarak kenti çözümlemiş bir yazar olarak Yusuf Atılgan'ın, o günün (1950'ler) eleştirmen ve okurları tarafından gerçek anlamıyla anlaşılmaması da beklenmedik bir durum değildir. Darısı bugün anlaşılmak kaygısıyla hareket eden yazarların başına… Yarın biz olmadan da gelecektir. Ama istersek bugünden de görebiliriz. Bunun için yeteri kadar işaret mevcuttur.
~~~

Sayı: 43, Yayın tarihi: 30/12/2009
hasan@mavimelek.com

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics