MaviMelek
"Yeryüzünde canlı kalmanın bir bakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz sanan insanlardan çekiniyor, utanıyordu." - Yusuf Atılgan

[Deneme]"Yusuf’un Kuyusundan Atılgan’ın Kuytusuna" | Levent Açlan

Yusuf Atılgan

"TOPLUM NE ÖLÇÜDE YABANCILAŞMADAN PAYINI ALIR?"

Bu yılki Bienal'in ana sorusu ve sorunsalı “İnsan neyle yaşar?”dı. Buna benzer, yanıtsız ya da yanıtı çok ama tek bir cevabı hiç olmamış ve hiç de olacağa benzemeyen, şu soruyu aklıma getirdi: İnsan niçin yazar?
Sanırım bu soruya her yazarın farklı cevapları olacaktır. Kimi yazarlar toplum için (özellikle SSCB'de böyleydi), kimileri kendi için (Montaigne) kimileri de Sait Faik gibi, “çıldırmamak” için yazar.

Kardeşleridir onun sebebi
Atıldığı yerden duyulmaz sesi
Rücu etti biraderi,
Yazar, acı çekmek pahasına haykırır gerçeği.

Yazar, kuyudaki Yusuf'tur bir nevi, çünkü toplum tarafından dışlansa da benimsense de, yazarın baktığı yön hep farklı olmuş ve bu nedenledir ki, yazarlar toplumların hem paratonerleri hem de teleskopu olagelmiştir.Bin dokuz yüzü yirmi bir geçiyordu ve ölümüne altmış sekiz yıl kalmıştı, Yusuf Atılgan doğduğunda. Çiftçilik etti, doyurdu karnını, doğduğu topraklarda. İktidarın kılıcı dolandı başı çevresinde ve gördü hapishanenin soğuk demirlerini de. Oysa ne çok sevmişti/sevilmişti öğretmenlik zamanlarında, attılar sonunda onu kurtulunmaz sanılan, yalnızlık kuyusuna. Bilmezler ki sözcüklerin gücünü…

Seslenir Yusuf, Ziya'ya: “Gerçek sanatçı yalnız bırakıldığı için uğraşan değil, uğraştığı için yalnız kalandır.

Yukarıdaki sözüyle özetliyordu Yusuf Atılgan, yazarın ve genel olarak da düşünen insanın toplumdaki algılanışını ve yazarın edilgenliği kabul etmeyen etkin seçiminin yansımasını.

Köyde geçen yirmi beş yıl ve kim bilir hangi ruhsal ve bilinçsel sancılar ile geçen çeyrek asırlık bir inziva yaşantısı… Ardında Aylak Adam (1959), Anayurt Oteli (1973) ve yarım kalan ama her okunuşunda kendini hep yeniden bütünleyen bir Canistan (2000) bıraktı bizlere Yusuf Atılgan.

Köyde yaşadı, şehri yazdı, şehirde yaşadı ve köyü yazdı. Ne toplumcu gerçekçilerle uzlaşmayı dert etti ne de bireyciliğin kös köşelerine saklandı. Yaşadığı toplumun gerçeklerini, bireyin içsel çalkantılarını gözlemleyerek ve tarihsel dönemeçleri değinmeler yoluyla anıştırarak, aktı geçti bir su gibi, yatağı başkasına, “Batı'ya”, suyu ise başkalaşmış olan, “Doğu'ya” ait olmayan edebiyat ırmağında.

Bu yazıda genel olarak C., Zebercet ve Selim karakterlerinin birbirlerine benzeyen yanlarını ve farklılıklarını incelemeye çalışacağım.

Aylak Adam | Yusuf AtılganC. ve Aylak Adam:

Bu romanı ilk okuduğumda ve adını kendi kendime tekrarladığımda, bir şeyin beni fena halde rahatsız ettiğini hissettim: AYLAK ADAM! C. nasıl bir aylaktı ki yaşadığı toplumu yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine, akrabasından arkadaşına, elinde bir büyüteç ile gözlemlemiş ve ilişkilerin nasıl denklemler üzerine kurulduğunu, şiddetin nasıl iliklere işlediğini ve kapitalist sistem içerisindeki bireyin nasıl bukalemunlaştığını gösteriyordu da böyle bir adama bir de aylak densindi.

Romanı okurken C.'ye bazen kızdım bazen de ondan utandım. B.'nin varolduğuna olan sonsuz inancı ve bu uğurdaki sayısız denemeleri ve bekleyişi, babasından kurtulmak isterken onun şiddet tuzağına düşüşü, yukarıdaki duygularımın nedenleri olarak sayılabilir.

Bir yanıyla C., köyde yaşayan ama edebiyattan kopmayan ve toplumu bir biçimde sürekli seyreden Atılgan'ın kendisidir. C. yaşadığı İstanbul'da izler toplumu, Atılgan ise köyünden izler anti kahramanı C.'yi.

Bu romandaki C. karakteri insanın aklına hemen Kafka'nın Dava romanındaki başkahramanı K.'yı akla getiriyor. Zira onun da adı C. gibi, yalnızca bir harften ibarettir. Elbette Atılgan Kafka'dan etkilenmiş olabilir; bu da edebiyatın bir başka zenginliği zaten.

C. babasından kalan mirası ile rahat bir yaşam sürer. Bu, topluma göre böyledir tabii, oysa C. hiç de rahat ya da mutlu değildir. Sıkılmıştır içerisinde yaşadığı toplumun birçok özelliğinden. Aklı esti mi tramvaydan iner, aynı yere birden fazla oturunca içine kurt düşer ve ölen babası ile hesabını bir türlü kapayamaz. Sokak isimlerini toplar, dilenciler ile dalgasını geçer, Sami karşısında duyduğu çıplaklık onu ürkütür ve Güler'in kulağını öper. Romanda İstanbul'dur mekân ve Aylak Adam bu özelliğiyle de bir döneme şahitlik eder.
C., B. adlı bir kadını arar ve romanda onu hep ıskalar. C. onu, yani B.'yi bulabilme ihtimalini sever adeta.

Mevsimlere bölünmüştür Aylak Adam ve C. de alır nasibini bu değişimlerden. Kış uykusundan kalkar gibi başlar roman ve insanın içini şöyle bir yoklar kasvet. Bahar ve yaz gelir umutlanırız, C. de umutlanır ve düşer yollara. Aradığını bilir ama nerede olduğunu bilemez ve bu duruma katlanmanın tek nedenidir bir gün onu bulabilme ihtimali. Sonbahar gelir ve B.'yi tam görmüşken tıpkı Sisifos gibi yine başa döner ve zaten durumun trajedisi de buradan doğar.
Bu noktada şunu belirtmek gerek: Sürekli çocukluğuna gider gelir C. Bu, Zebercet için de, Selim için de böyledir. Yani, Atılgan'ın kalemi karakterlerini, Freud'un elini öptürmeye gönderir.

Romanın son bölümlerinde arkadaşları C. için şöyle derler: “İnsanın bir tutamağı olmalı.” Bunu kaldıramaz C. çünkü o, onun iyiliği için konmuşlar bile olsa, hiçbir kural ve normu kabul edemez hatta bunları koruyan olmaktan ziyade, onu saran, çevreleyen ve sınırlandıran olarak görür. Peki, C.'nin bu tutumunu nasıl açıklayabilir ve ne olarak adlandırabiliriz?
Burada Albert Camus'nün Sisifos Söyleni'ne uzanırsak şu soru çıkar karşımıza: “İnsan dayanağı olmadan yaşamayı kabullenince, dayanağı olmadan çalışmaya ve yaratmaya da razı olabilir mi?” Bu özgürlüklere hangi yol götürür insanı, bunu bilmek istiyorum.

Aslında C. için özgürlük, aradığı B.'yi bulması ve birlikte iki kişilik toplumlarını kurması ile mümkün olacaktır ama onu bir türlü bulamaz ve C., İstanbul'da yaşadığı halde, B.'nin yokluğu, onun yurtsuzluğudur bir nevi. Bu nedenledir ki yurtsuz kalan ve Anayurt Oteli'ne saklanan bir nevi Zebercet olmaktan kurtulamaz. Zira özgürlük, sevmeden ve sevilmeden mümkün olamaz!

Anayurt Oteli | Yusuf AtılganZebercet ve Anayurt Oteli:

Beklemek bir umut mu yoksa işkence mi? Yoksa umudun kendisi bir işkence mi?
Bir trenin geç kalışı, yataktaki kadının cinsel duyarsızlığı, sürekli fırçalanan dişler ve bir aileye ait olmak gereksinimi.

C. bir aylak, Zebercet ise bir hastadır. İkisi de bu özelliklerinden ötürü toplumdan dışlanır. Gerçi Zebercet'i kimsenin hasta olarak gördüğü söylenmese de roman içinde, yazarın bize, yani okuyucuya tanıttığı Zebercet patolojik bir vakadır.

İstanbul gibi bir mekândan, Anayurt Oteli gibi küçücük bir mekâna dönüş. Bu yer değişikliğini nasıl okuyabiliriz? Yazarın dış dünyaya bakan gözünün yavaş yavaş kendine doğrulduğunu düşünmek ve Zebercet'i bu varsayım üzerinden incelemek ilginç geliyor bana doğrusu.

Romanın genel konusu, oteli işleten Zebercet'in günlük yaşamı ve bir gece geç gelen Ankara treninden inen bir kadına karşı duyduğu hastalıklı ilgisinin ona yaptırdığı istem dışı bir sürükleniş.

Aylak Adam yazıldığında siyasi durum her geçen gün geriliyor ve 27 Mayıs'ın zilleri çalıyordu. Oysa Anayurt Oteli 12 Mart muhtırasının ardından gelmişti. Biri haberci, diğeri münzevi bir roman adeta.

Zebercet'in sesini pek az duyuyoruz romanda. Resepsiyonda durmasa Zebercet'in görünür olduğundan bile kuşku duyar okuyucu. C. ise her fırsatta onu gizli gizli ya da açıktan açığa aylaklık ile yargılayan toplumla dalga geçer ve dilenciden garsona, arkadaşlarından akrabalarına, bu insanlara karşı sürekli bir savaş halindedir.
Her işini usul usul yapar Zebercet, oysa annesi de babası da yedi aylık oluşunu bir suç gibi yüzüne çarpmışlardır çocukluğunda.
Cinsel bakımdan bir türlü tatmin olamaz Zebercet ve ortalıkçı kadını da erkekliğini uyarmadığı için öldürür. İktidar kendi istediği tepkileri alamadığı topluma şiddet uygular. Bu özelliğiyle, ortalıkçı kadın, uyuyan toplumu çağrıştırır.

Her gün bir diğerinin aynısıdır. C. bundan sıkılır ve bu duruma direnir. Zebercet ise, bu durumdan kerhen memnun gibidir. (Belki de durumun zerrece farkında bile değildir.) Ta ki gecikmeli Ankara treni ile gelen kadına dek. B. aranılan, gecikmeli tren ile gelen kadınsa beklenen olur.
Zebercet bu uğurda değişimi bile göze alır ve artık Pandora'nın Kutusu açılmıştır. Hiç olmadığı kadar dışarı çıkar Zebercet, sinema, meyhane ve horoz dövüşleri de onu içine düştüğü/düşürüldüğü durumdan çıkartamaz.

Yusuf Atılgan'ın kabuğunu yavaş yavaş kaldırdığı insanın kendine ve yaşadığı topluma yabancılaşması bu roman ile tescillenir adeta.
Belki bu noktada şunları da sorabiliriz: Toplum ne ölçüde yabancılaşmadan payını alır? Yabancılaşma salt kişinin dış çevre ile olan bağının kopmasından mı ibarettir? Toplumun dışladığı kişilerin de yabancılaşmadan payını aldığını düşünmek çok mu zorlama bir yorum gibi geliyor kulağa?

Zebercet'in hazırlığı artık bitmiştir, ilmek boynunda ve masa ayağının altındadır. Ne yapmalıdır?
Yine bir gönderme vardır romanın sonunda: Günlerden 10 Kasım'dır ve ölüm hem çok yakın hem de pek uzaktır.

Zebercet, onu içine almayan toplumun hasta kaçağı olarak Canistan'a sağ salim ulaşmak üzere, ayaklarının altında esneyen masayı tekmeler ve bilmem kaç gün sonra cesedinin kokacağı ve toplumun da “Böyle insanlarla mı yaşıyoruz?” sorusuyla ağzının açık kalacağı bir güne dek, hayat iğnesine, ölüm mıknatısını tutar ve yolunu değiştirir.

İnsan ister istemez düşünüyor: Ya komşumuzun çöp evi ne olacak? Peki ya karşı komşusunu dahi tanımayan ve yüksek yüksek duvarların ardına kaçan modern insan, ruhen Zebercet'e çıktığı yolculukta eşlik etmiyor mu dersiniz?

Canistan | Yusuf AtılganSelim'in bitimsiz öfkesi ve Canistan:

Bu roman her ne kadar son bölümü yazılamamış olsa da, tıpkı bir kertenkelenin kopan kuyruğunu tamamlaması gibi adeta kendi bütünlüğünü sağlar.
Romanın giriş bölümünde yapılan adlandırmada, “Duruşma”, “Yargıç”, “Tanık” ve tamamlanamayan sanık bölümleri, yine Kafka'nın Dava'sını çağrıştırır.
Canistan daha bilindik bir dil ve yordam ile yazılır. Bu yönüyle Aylak Adam ve Anayurt Oteli'nden farklıdır. Gündelik yaşamın ve mekânların betimlemesi oldukça detaylı ve canlıdır.

Roman 2. Meşrutiyet'in sonrasındaki bir tarihte bizi karşılar. Selim, Tokuç Ali ve Kadir tiplerinin kişisel hikâyelerini, dönemin tarihsel olayları ve toplumsal değerleriyle birlikte okuruz. Selim bir çetecidir ve eski arkadaşı Tokuç Ali'yi işkence ile ağır biçimde yaralar. Ancak Selim'in de içindeki yara onu yavaş yavaş öldürmektedir ve bu yaradan arkadaşını sorumlu tutar.

Selim, ilk bakışta hem C.'den hem de Zebercet'ten oldukça farklı görünür. Ne C. gibi bir mirası vardır ve sevdiği kadını arar ne de Zebercet gibi ömrü billah bir yerin ya da kişinin kölesi olmaya gelebilir.

Roman boyunca Selim'in yaşadıkları ve Tokuç Ali ile bitmeyen davasının ortaya çıkma nedenlerini okur ve tarihsel fonun üzerinde bir de kızıl yıldızın gölgesini görürüz. Gerçi Selim ne sınıftan ne de devrimden haberdar değildir, ama Tokuç Ali ile bozuşmalarının nedeni dişi bir sıpadan çok bu sıpanın öncelikle kimin olduğu sorunsalıdır.
Sanki Zebercet, “Onu yok sayan her şeye karşı işte ben buradayım,” der Selim'in bitmez öfkesinin ardında sinsice gülerken.
Askerden kaçar, çeteci olur Selim, karısı Esma'nın mallarına bile sahip çıkmak istemez ve “benim değil, karımın malları” der.
Hem C.'nin hem Zebercet'in hem de Selim'in çocuklukları ve sonraki dönemlerinde benzer yanları görebiliriz. Örneğin, her üçü de ailelerinin tek çocuğudur, sonra her üçünde de bir şiddet izi veya horlanma ve dışlanma yaşantısı mevcuttur. Bu da ister istemez, Yusuf Atılgan'ın iki dünya savaşı arasında doğması, Osmanlı'dan TC'ye geçişte yaşanan sancıları içinde taşıyarak yetişmiş olduğu ve bu durumlardan ziyadesiyle etkilendiği düşüncesine götürür bizi.

Sonuç:

Savaş sonrası yetişen bir kuşağın yaşadıkları, okumaya duyduğu derin meftunluğu ve Ahmet Hamdi, Kafka ve daha nicelerinden süzülür gelir Yusuf Atılgan'ın, kalemindeki mürekkep.
Yabancılaşma olgusu ya da durumu, ne üzüm bağını çapalamakla ne düzenli bir yaşam adı altında bir otelde çalışmakla ne de ekonomik bakımdan bir ihtiyaç sahibi olmamak durumları ile tek başına açıklanamaz.
Canistan ile tekrar doğduğu yerlere döner adeta Yusuf Atılgan ve yalnızlığın iki yüzü ile karşı karşıya bırakır biz okuyucularını.
Bunlardan birincisi, yazarın yalnızlığıdır ve bu onun aslında kaderi değil tercihidir. Diğeriyse C.'nin, Zebercet'in ve Selim'in yalnızlığıdır ki işte bu, bireyin kendini ya da toplumun bireyi terk ettiği kuyudur ve bu kuyunun çıkış merdiveni insan, zaman ve doğa arasında ahenk olmaksızın çatılamaz.

KAYNAKLAR:

• Aylak Adam, Yusuf Atılgan, YKY 2009.
• Anayurt Oteli, Yusuf Atılgan, YKY 2009.
• Canistan, Yusuf Atılgan, YKY 2004.
Sisifos Söyleni, Albert Camus, Can Yayınları 2009.
• “Cemaatten Cemiyete: Bir ‘Kasaba Romanı' Olarak Anayurt Oteli", Leyla Burcu Dündar, Pasaj, Mayıs-Haziran 2005.
• "Kafka'nın Die Verwandlung ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli Adlı Yapıtlarında Yabancılaşma ve Yalnızlık", Özgür Cangüleç, Yüksek Lisans Tezi, Van 2006.
• "Türk Romanında Mekân", Ferda Zambak, Yüksek Lisans Tezi, Muğla 2007.
• "Türk Romanında Aylaklık" (1875-1960), Deniz Aktan Küçük, Yüksek Lisans Bitirme Tezi, İstanbul 2007.
• “Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam Romanı ve A…'dan C.'ya (A üç noktadan C noktaya) Roman Kişisi,” Ali Büyükaslan.

levent@mavimelek.com

~~~
Sayı: 43, Yayın tarihi: 23/12/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics