MaviMelek
Hermes Kitap
"Morg bekçisi kopardı onu,/Rehine verdi/ve dans etmeye gitti./Çünkü, dedi, sadece toprak toprağa geri dönmelidir." Sonu Olmayan Çevrim / Gottfried Benn

[Öykü]"Zaman Zaman Ölüm Anlatıları - II" - İlkay Kefeli

Babil Kulesi Eşrafı

"BABİL KULESİ EŞRAFI"

Su zerreleri, günlerdir yeryüzü eşrafını rahatsız etmek istercesine kendilerini bulutlardan söküp, yavaş ve ince yağmur damlaları halinde düşüyordular ağaçların yapraklarına, evlerin kiremitten damlarına, insanların başlarına, kuşların tüylerine, asfalt yollara, kaldırımlara, taşlara ve en sonunda geldikleri yer olduğu farz edilen toprağa. Ruhların bazıları kararıyor, bazıları ise iyice romantik olup içinde bulundukları bedeni yağmur altında gezintiye çıkartıyordu. Ama uzun süreli yağmur yavaşça yağdığı gibi aynı yavaşlıkta romantik olanları da karamsarlığa ve sinirsi bir ruh haline bürüyordu. Burada durup her ruh-beden ikilisini ayrı ayrı anlatacak değilim. İçlerinden birini ya da birkaçını anlatmalı; insan ya da hayvan olan!

Kuleninçöküşü.
İkinci büyük rakıyı yarılamıştı ki alkolik bir ruh-beden ikilisi, buzdolabının kapağının açıldığını duydu. Ahh! Yine uslanmaz, akılsız kedi. Kedi dövmek için bulundurduğu bir metrelik kalın sopayı kaptığı gibi sendeleyerek, duvarlara çarparak mutfağa girdi, elli iki yaşındaki adam. Buzdolabı eski olduğu için kapısını tutan lastik çerçeve de eskimişti, minicik bir kedi ayağının dokunuşuyla bile açılabiliyordu. Kedi bunu huy edinmişti, dolaptaki etler onun öncelikli hedefiydi uzun zamandır. Kedi yaklaşan tehlikeyi anlar anlamaz dolaptan fırlayıp betondan yapılan, fayansları yer yer dökülen ve etekten bozma siyah üzerine kırmızı gül desenli bir örtüyle kapatılmaya çalışılan tezgâhın altına sıvıştı. Elinde sopayla ava çıkan adam, görür görmez girişti kediye. Kedi kurtuluşu açık duran, iğrenç kokular yükselen tuvalete girmekte buldu. Fakat orada da rahat yoktu ki, oraya da geldi adam; ama nedense bu kez vurmadı. Homurdanarak geri çekildi sarhoş ruh-beden ikilisi. Evin demirden olan dış kapısını hafifçe aralayıp arkasında beklemeye başladı. Kedi bir süre sonra saklandığı yerden kafasını uzatıp ortamı yokladı, herhangi bir tehlike göremeyince dışarı çıkış yolunu aramaya başladı usul adımlarla. Açık kapıyı gördü, adamı da gördü; ancak kedi işte, yine de kapıya doğru yöneldi. Yavaşça yaklaştı kapıya adamdan bir tepki görmeyince. Özgürlüğe birkaç santim kalmıştı. Bedeninin yarısı dışarı çıkmıştı bile. Kapı sertçe çarptı bedenin orta yerine. Adam kapıyı bütün gücüyle küfürler savurarak itiyordu. Kedi kesilen hayvanlar gibi bağırıyordu, bir çeşit kesilmeydi onunki de; fakat daha da beteriydi. İç organlarında şiddetli bir basınç olmalıydı, çoğu parçalanmıştı büyük bir ihtimalle. Artık cerrahi bir operasyonla dahi kurtulamazdı. Kedi bağırdıkça adam zevkle tekmeliyordu aynı zamanda siyah beyaz kedinin içeride kalan arka kısmını. Hayvanın arka tarafı hareketsiz kaldı, omurgası kırılmıştı anlaşılan, acı çeken sadece ön bölümüydü bedenin, ruh ise çoktan kaçmıştı. Deri bu basınca daha fazla dayanamayarak yarıldı ve önce bağırsaklar çıkmaya başladı; ilk bölümü hızla fırladı basıncın etkisiyle, geriden gelen kısımları ise daha yavaş çıkıyordu. Acaba kedi, bağırsaklarının dışarı çıktığını anlamış mıydı? Bir insan bağırsaklarını dışarıda görse ya kalbi dururdu korkudan ya da bunca acıdan sonra bilincini kaybederdi; lakin kedi azalmış da olsa ses çıkarıyordu hâlâ. Ses giderek kısıklaştı. Ve kısıklaştı. Kısıklaştı. Ve tamamen söndü. Sadece bağırsaklardan yükselen hafif bir buharın sesi duyuluyordu; belki de buhar falan değil de benim kaçtı dediğim ruhtu dışarı fısıldayarak çıkan. Adam ter içinde ve bitkin bir vaziyette kalarak sonunda bıraktı kapıyı. Altı yaşında olan torunu salonun kapısının önünde, elleri kulaklarında, gözleri sıkıca yumuk duruyordu. Sesler kesilince açtı gözlerini, elleri hâlâ acıyan kulaklarındaydı. Babaanne ve anne evde değildiler, bakkaldan içki almak gibi işleri yapsın diye ona çocuğu bırakmıştılar. Yorgun adam, "sarhoş elleri"yle ayaklarından tutup bahçeye fırlattı kediyi. Bu üçüncü kedi leşiydi. Diğer kediler de öylece gömülmeden bahçenin çiçeksiz, kuru toprağının üstünde çürüyordular, yarılmış karınlarında ve gözlerinde kurtçuklar kıvıl kıvıl oynaşıyordu. Etrafa ağır bir çürümüş kedi kokusu yayılıyordu yağmurun yağmadığı günlerde, ama şimdi bahar yağmurları kapatıyordu bu kokuyu, önümüz de yazdı her zamanki değişmez tarifesiyle doğanın.

Kulenininşaası.
Aynı yağmur muydu yağan yağmur ben bilemem! Fakat yavaşça, ince ve insanı iliklerine kadar ıslatan demir oranı bakımından zengin bir yağmur yağıyordu. Sahildeki yürüyüş yolunda birkaç sevgili aptalca ve ıslak bir romantizme bata çıka yürüyordular. Belki de içlerinden birkaçı ağır derecede soğuk algınlığı geçirecek. Ağaçların bütün kolları bahara hazırlık olsun diye kesilmişti, bu sebeple ağaçlar toprağa saplanmış kütükler gibi görünüyordular; ağaçların budanması işini dört işçi beş günde tamamlayabilmişti. Denizin düzlüğünü ince yağmur damlaları bozuyordu bir tek. Güneşin gücü bulutları delecek kadar bile değildi, bunu ışığın azlığından anlayabilirdiniz. Elli dört yaşına birkaç gün önce basan sarhoş adam anladı. Hiçbir şey anladığım yok! O zaman gördü. Gördü ve sulara bata çıka yürümeye devam etti. Otoyoldan geçen taşıtlar yağmur yağarken hem daha çok ses çıkarıyordular hem de daha hızlı gidiyormuş gibi görünüyordular, hızlı gibi görünmelerinde ışık da önemli bir etken. Işığın azlığıyla bağlantı. Sarhoş adam ıslak bir karga gördü yerde gezinen, çöplenmekle meşguldü, naylon torbaları ve kâğıtları yokluyordu bir şeyler bulmak umuduyla. Karga adamın onu izlediğini fark edince başına ondan yana çevirdi, aralarında anlaşılmaz beyinsi bir dalga trafiği yaşandı, ben hiçbir şey anlamadım. Elini ileri doğru uzatınca karga gelip bileğine kondu. Adamın gözlerine bakıyordu karga başını sağa sola mekanik hareketlerle çevirerek; bu bütün canlıların ilginç bir şey gördüklerinde yaptıkları harekettir. Karga kalın gagasını adamın kolunun iç tarafına daldırıp bir parça kopardı çekiştirerek ve başını hafifçe yukarı kaldırarak parçayı yuttu. Etin koptuğu bölgeden hızla sızan kanı gören karga, pençesinin biriyle kanı temizlemek istermiş gibi eşelemeye başladı kolu, ortadaki tırnağı bir life takılı kalınca çekiştirmeye başladı pençesini. Adamın yüzünde acı çeker gibi değil de yorgun bir yüz ifadesi oluştu. Peki, etrafta olayı görüp de engel olacak kimse yok mu, düpedüz intihar ediyor adam. Bilinçli bir tercih deseydin daha iyi olurdu, zira ben intihar kelimesinin bilinçsizce yapılan bir eylem anlamını aldığını ve küçümsendiğini düşünüyorum artık. Bu sırada karga atar damarı çekiştiriyordu. Damardan fışkıran kan karganın kara kafasını ve gri göğsünü kırmızıya boyadı. Karga kafasını silkeleyerek kanın bir kısmından kurtulmaya çalıştıkça, etrafa küçük kan damlaları saçılıyordu, yerdeki su birikintilerine düşen damlalar ise yavaşça ve kırmızıdan çamursu bir renge doğru evrilerek yayıldıktan sonra yavaşça dibe çöküyordu. Adam aslında acı çekiyordu, her ne kadar acı çekmiyormuş gibi görünse de. Neden kolunu yemesine izin veriyorsun. O benim kolum değil. Ama acı çekiyorsun. O benim kolum değil. Kimin kolu. Kimin olduğunu bilmiyorum, sadece bana ait olmadığını hissediyorum. Bunun sebebi aslında orada bir kolun olmaması. Acı çektiğimi söylüyorsun, demek ki orada bir kol var. Psikolojik acı bu. Biraz sonra varolmadığımı da söylersin sen. O kadar abartmaya gerek yok sanırım, sadece acı çekmeni istemiyorum. Acı çeken sen olmayasın. Anlatıcı bu hazırcevaplarla daha fazla baş edemeyerek tıkanıp kalır, yerdeki parke taşlarına dikilir gözleri, bir metre kareye otuz üç tane taş düşüyordu, lamba direklerinin arası yaklaşık sekiz metreydi, deniz kıyısını dolduran kayalar yer yer denize doğru kayarak boşluklar oluşturmuştu, otoyoldaki trafik ışığı bir dakika kırk beş saniyede bir değişiyordu, etrafta ne bir tek martı vardı ne de balık tutan bir adam, hiç kimse yoktu artık, körfezi dolanan bir yürüyüş yolu uzuyordu ileri doğru, bu sırada karga kolu yemeyi sürdürüyordu.

Kuleninplanı.
Tek katlı, müstakil ve derme-çatma evin önünde bir cenaze kalabalığı uğulduyordu. Evin çatısı yoktu, dümdüzdü; evin hemen önünde bir söğüt ağacı, bahçede ise incir, armut, elma gibi birkaç tane daha ağaç vardı, bunların dışında uzun bahçe oldukça bakımsızdı. Ev ile bahçe giriş kapısı arasında neredeyse yirmi beş metre mesafe vardı, uzun bir bahçeydi işte. Evin içine ise demeyin: İki odası da salona açılıyordu, tuvalete mutfaktan açılan bir kapı vardı, mutfak ise pislik içindeydi, yerler kapkaraydı yağ ve isten, tavanın sıvası yer yer nemden dökülmüş, alttan demirler görünüyordu. Tuvaletin durumu da neredeyse aynıydı. Bir ölü bile böyle bir evi hakketmiyordu aslında. Altmış dört yaşında bir kadın ölmüştü. Akrabaları ağıtlar yakıyordular öyle pek fazla üzülmeseler de. Adettendir, konu komşu ne kadar gaddarlar demesinler diye kadınların hepsi ağlamak zorundadır. Bu sahteliklerin arasında çocukları bulundurmayı da ihmal etmiyorlar bir de. Yaşları çok küçük olan çocuklar bile mevcut cenaze kalabalığında, onları ya hayatı ve ölümü öğrensinler diye ya da adet olduğu üzere çok ağlayıp çok efor sarf eden ağıtçılara verilen yemekten onlara da pay düşer düşüncesiyle getirmişler. Fakat yemek cenaze gömüldükten sonra verilir, o da genelde alt tarafı bir tabak pilavdan ve ayrandan oluşur, fakat cenaze kefene sarılı olarak kahverengi cilalı bir yemek masasının üzerine boylu boyunca yatırılmış bir şekilde duruyor hâlâ ve insan ne kadar da uzun görünüyor ölüyken. Yaşları biraz büyük olan çocuklar korka korka da olsa ölünün bulunduğu odaya girip ilk ölülerini görmenin muzip gülümsemesiyle çıkıyorlar odadan. Evin altı yaşındaki kızı ise ilk kez bir insan ölüsüyle karşılaşacak, evde hâkim olan kasvetli hava duyarlı bünyesini zaten iyice hüzünlü ve tedirgin etmiş, bir de daha önce canlı olarak gördüğü fakat şimdi ölü olan birini görme düşüncesi ise korkudan titretiyor onu. Titreyerek kapıdan başını uzatıyor içeriye doğru. Boyunun neredeyse iki katı yüksekte duran masanın üzerinde beyaz bir kütle duruyor, oda karanlık ve soğuk, acaba bu yaz günü niye bu kadar soğuk? Kalbinin delice çarpmasına aldırmadan kütleyi inceliyor, yuvarlak uç kısımdan ve uzun gövdeden bunun çarşafa sarılı bir insan olduğunu anlıyor sonunda. Gerçi büyük çocuklar konuşurken duymuştu, ama görmek çok daha korku vericiydi. Bu insan hep yemek masamızın üstünde mi kalacak acaba? Karnı da niye öyle şişmiş ki? Belki bu cümleleri kuramıyordu ama aşağı yukarı anlatmak istedikleri ve sormak istedikleri bunlardı. Birden ölü kıpırdar gibi oldu ki, küçük kız bağıra bağıra odadan dışarı kaçtı. O bundan sonra normal bir insan olamazdı. Belki bu küçük bir hadiseydi lakin daha da beterleri peşini ilerleyen yıllarda bırakmak bilmedi: Dokuz yaşındayken babası inşaattan düşerek öldü, on iki yaşındayken annesi tansiyonunun aniden yükselmesi sonucu felç oldu ve on iki yıl boyunca annesine o baktı, sonra annesi de öldü, sayısız kere sevgilisi tarafından tecavüze uğradı, pis bakışlı mahluklar biçimli bedenini taciz etti, bakışlar parlak sarı saçlarında ve yeşil gözlerinde dolandı durdu, kopuklar yakasını bırakmak bilmedi, en son o kopuklardan birine kanıp evlendi, hamile kaldı, ancak çocuğu tekmelerin kurbanı oldu, bir kadın erkeklerin dünyasında ne kadar aşağılama ve acıyla karşılaşabilirse o neredeyse yarısına yakınını bilfiil yaşadı.

Kuleninaçılışı.
Ülkenin herhangi bir sahilinde, kayaların üzerinde "bilinçli tercihiyle" bileklerini keserek kan kaybından ölen bir adam bulundu. Yapılan otopside adamın içkili olduğu, ölmeden önce bir kargayla ilgili sanrı gördüğü, bir adamla konuştuğu fakat adamın yüzünü görmediği (muhtemelen adam arkasında bir yerdeymiş) anlaşıldı. Adamın daha önce de bu türden birçok sanrı gördüğü zira bunun alkole bağlı olarak ortaya çıkan Deliriumtremens hastalığının en belirgin semptomlarından biri olduğu ve adamın büyük bir ihtimalle en son gördüğü sanrının etkisinde kalarak bileklerini jiletle kestiği açıklandı.

Anlatıcınınkuledendüşüşü.
Anlatan benim, biçimli ve erkeklere seksi gelen bedenimle, benim parlak sarı saçlarımla, yeşil gözlerimle, uzun bacaklarım, dolgun kalçalarım ve erkeklerin -nedendir bilinmez- emmek için delirdikleri büyük göğüslerimle. Anlatan sensin. Evet anlatan benim. İnsan bazen binlerce kişiliği olduğunu sanabilir, ben de öyleyim. Anlatan benim. Evet anlatan sensin. Cinsiyeti belirsiz ruh ve cinsiyeti belirli beden... Anlatan biziz. Anlatan benim. Aşırı alkol bile acılara yetmiyor insan yeteceğini sansa da, o da ayrı acılar zerk ediyor beyne. Anlatıcı hep hastadır, ben de hastayım. Deliriumtremens dedikleri bir hastalıktan mustarip beynim. Latince titremeli hezeyan anlamına geliyor. Süreğen alkoliklerde, içkiyi ansızın bırakmaya ya da bu arada ortaya çıkan bir enfeksiyona bağlı olarak görülen rahatsızlık Ayırt edici özellikleri: Karmakarışık rüyalar, hastanın şiddetli tepkiler göstermesine yol açan ve karanlık bastığında daha da etkili olan dehşet verici sanrılar, yüksek ateş, büyük ölçüde su kaybı, elektrolit dengenin bozulması, taşikardi, terleme ve titreme gibi nöravejatatif bozukluklardır. Deliriumtremens, hastaneye acil olarak kaldırılmayı gerektirir. Böylece tecrit edilen hasta, su kaybının önlenmesi ve sindirim yolu dışından verilen yatıştırıcılarla tedavi edilir. Gerçi bu yatıştırıcılar beni pek yatıştıramadı, hâlâ garip hayallere dalıyorum. Olsun varsın, yenen ve kesilen kol benim kolum değil. Anlatılan hayat benim hayatım değil. Kulenin eşrafı umurumda bile değil. Ben burada kuleden metrelerce aşağıda yeni bir kulenin hayalini kuruyorum "yeni insanları" bir araya getirecek...

Başa dön

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics