MaviMelek
Hermes Kitap
"Tanrı, pişmanlık duydu ve uykuyu yarattı; / İnsan, Güneşin kutsal oğlu Şarabı kattı!" Charles Baudelaire

[Öykü]"Zaman Zaman Ölüm Anlatıları - III - Katliam" - İlkay Kefeli

Silik Gölgeler

"SİLİK GÖLGELER"

Biryer.

Aniden ayakta uyandı. Gözlerini açtı, fakat gölgelerden başka bir şey göremiyordu. Sanki bir sürü sakinleştirici hap içmiş gibiydi, sanki aşağı doğru düşüyordu; hareketlerini kontrol etmekte zorlanıyordu. Sağa sola doğru yalpalıyordu, tam düşeceği sırada olduğu yerde durarak düşmekten kurtuluyordu, uçurumun kenarında elleri açık bir şekilde düşmemek için çaba sarf ediyordu sanki.

Hâlâ bir şey göremiyordu, her şey ışığın içindeki silik gölgelerden ibaretti. Bacakları bir şeye çarptı. Elleriyle yoklayınca bunun demirden bir masa olduğunu anladı. Odanın içinde bir şey hareket ediyordu, pıt pıt yere vuran sesinden bunun küçük kauçuk bir top olabileceğini düşündü; ama topun hareket etmesi için birinin fırlatması gerekirdi, yoksa odada başka biri mi vardı?

Başı dönmeye devam ediyordu, insanın dünyanın kendi etrafında dönüşünü hissetmesi ne kadar da kötü olurdu, işte böyle bir zamanda bu çok iyi anlaşılıyordu. Olduğu yerde durup dünyanın durmasını beklemeye karar verdi. Dünya yavaşça hız kaybediyor, zaman ve mekân algısı yavaşça geri geliyor, nesneler de yavaşça belirginleşiyordu. Her şey görünür oldu belli bir süre sonra. Dört kapılı bir odanın içindeydi, pencere yoktu. Odanın duvarlarından dökülen sıvalardan dolayı etraf toz toprak içindeydi ve sıvanın altından tahtalar görünüyordu. "Vik vik" diye bir ses duydu. Küçücük kauçuk bir top ona doğru zıplayarak geliyordu. Vik vik. Top birden yere hızla vurup yüzüne doğru zıpladı, topu yüzüne çarpmadan önce yakaladı, ama top onu öne doğru sürüklemeye başladı. Viiiiiik viiiiiiiik, diye çığlık atıyordu. Top, duvardan duvara çarpıyordu bedenini, eline yapışıp kalmıştı sanki; fakat yapışmamıştı aslında yine de bırakmıyordu topu inada binmişti iş. Öyle kızdı ki, topu aniden bilinçsizce ağzına attı ve ağzında debelenmesine bakmadan yuttu. Küçük kauçuk topun sönük de olsa viiiiik viiiikleri hâlâ duyulabiliyordu, mide çeperine çarpıp duruyordu. Aniden hareketi kesildi minik topun. Bunun son bulduğuna gerçekten ben de çok sevindim. Ancak birden bire viiiiiiiiiiiiiiik diye bir nidayla küçük top karnı delip dışarı çıktı. Adam dizlerinin üstüne çömeldi ellerini karnına bastırarak ve "Bu öyküden hiçbir şey anlamadım!" dedikten sonra yere boylu boyunca uzandı.

Hiçbiryer.
Annemin sesine uyandım irkilerek. Birdenbire uyanmanın verdiği uyuşukluğun etkisiyle kaslarıma zar zor hükmedebiliyordum. Annemin yanına vardığımda, hiç konuşmadan koridorun sonunu işaret etti parmağıyla. Gözlerim karanlığa alıştığı için karanlık koridorun sonunda belli belirsiz bir gölgenin hareketlerini fark edebiliyordum. Koridorda sakince ilerleyip gölgenin yanına geldim, gölge genç bir erkeğe dönüştü, aslında çocuk bile denebilirdi. On beş-on altı yaşlarındaydı. Ürkekçe bana bakıyordu. Ensesinden yakalayıp ileriye doğru itmeye başladığımda, "ben bir şey yapmadım, ne olur bir şey yapma" gibi laflar etti, korkmamasını sesini kesmesini salık verdim. Koridorun öteki ucundaki salonu geçtiğimizde doğrudan toprak bir alana çıktık, halbuki daha önce böyle bir yeri fark etmemiştim, senelerdir bu evde yaşadığım halde. Ürkek gölgeyi ensesinden bastırarak yere dizlerinin üstüne çömelttim. Alnı yere değene kadar bastırdım boynundan. Başı yere değdiğinde bu şekilde beklemesini söyledim. O şekilde nefes almanın çok zor olduğunu söyledi, üstelik toprak çamurluymuş yüzü gözü çamur olmuş. Kısa kesmesini, domuz bağı yapılıp toprağa gömülmediği için şükretmesini iletip, annemin yanına döndüm. Annem yayları fırlamış iki kişilik bir koltukta oturmuş sigara içiyordu dumanını sokak lambasından sızan ışığa doğru üfleyerek. Yanına oturup bir sigara da ben yakıp, ne yapmam gerektiğini sordum. "Burada ne yaptığını gidip öğren," dedi, kendinde değilmiş gibi. Gidip burada ne yaptığını sordum. Hâlâ aynı şekilde duruyordu, çok korkmuş olacak ki hiç hareket etmemişti. "Burası benim evim" diye cevapladı sorumu. Bu cevap üzerine havaya kalkık kıçına hafif bir tekme attım; yumuşak taşaklarını hissettim ayağımda. "Saçmalamayı kes! Yoksa seni tekmeleyerek hadım ederim! Ne zamandan beri bizim evimizde yaşıyorsun sen?"
"Beş senedir, ama sizi ilk kez görüyorum."
Bir tekme daha attım, bu kez hayalarını tutarak yana devrildi. "Saçmalamayı kes de doğruyu söyle."
"Doğru söylüyorum, yatağımdan su içmek için kalktığımda annenizle karşılaştım."
"Sana annem olduğunu söylemedim ki, nerden biliyorsun?"
"Sadece tahmin ettim."
"Yalancı, uzun zamandır bizi gözetlediğin belli, evdeki bu değişiklikleri sen mi yaptın yoksa, söyle bakalım?"
"Hangi değişiklikler?"
"Üzerinde yattığın toprak zemin gibi mesela, önceden böyle bir oda yoktu burada, sonra şu naylonla kaplı kapı da aynı bahçe kapılarına benziyor.
"Burası zaten bir bahçe."
"Yıldızlar nerede o zaman?"
"Yıldız da nedir?"
"Gökyüzünde hiç yıldız yok."
"Yıldız nedir, gökyüzü nedir gerçekten bilmiyorum ben!"
"Gökyüzünde hiç yıldız yok, saçmalamayı kes," deyip karnına bir tekme attım.
"Yıldızlar hani, parlarlar gökyüzünde geceyi aydınlatırlar aptal!"
"Gerçekten dediklerinizi anlamıyorum, burada dediklerinizden yok, ne yıldız var ne de gökyüzü!"
Bu sonuçsuz mülakat üzerine annemin yanına geri döndüm. Annem aynı şekilde boşluğa bakarak sigarasını içiyordu. "Anne bu çocuk oyunu bozuyor, çok sıkıcı olmaya başladı, zaten bu seferki öykü de hiçbir şey anlatmıyor. İlk bakışta anlatmıyormuş gibi görünebilir. Peki şimdi ne yapmalıyız anne?"
"En iyisi ölmek."
"Tamam ölelim o zaman," dedikten sonra kül tablasındaki sigaranın dumanına karıştık.

Oyer.
Dört kapı odanın dört duvarında öylece duruyordu. Fakat bu kez her bir kapının arkasında elinde susturuculu tabanca olan dört insan vardı. İçlerinden biri erkekti. Dördü de elleri tetikte kapıların gözetleme deliklerinden bakıyordular ara sıra. Endişeli gözlerle birbirlerini süzüyordular hiç konuşmadan. Erkeğin beklediği kapıda bir hareketlenme oldu. Adam diğerlerini işaretlerle uyardıktan sonra kapıyı açtı ve açar açmaz kapının arkasından elinde paketle beliren kumral küçük kızı yakasından yakaladı ve alnına tabancanın namlusunu bastırdı. Küçük kızın elindeki paketi alıp bir köşeye fırlattıktan sonra, namluyu kızın ağzına sokup tetiği çekti. Arkadaki beyaz duvar kan ve beyin rengini aldı anında; aslında duvar önceki işlemlerden kalma kurumuş kan ve beyin artığıyla doluydu.

Diğer kapılarda da aynı türden hareketlenme olmaya başladı. Aynı anda iki kapı birden açıldı, bu kez biri orta yaşlı diğeri gençten iki erkek girdiler içeri yine ellerinde paketlerle ve aynı şey onların da başına geldi. İşini bitiren paketini ortadaki demir masaya bırakıp bekliyordu. Birkaç dakika sonra dördüncü kapıdan üç dört yaşlarında bir oğlan çocuğu girdi güleç yüzüyle, namlu ağzına sokulunca bunun bir oyun olduğunu sanmış olacak ki namluyu emmeye başladı, bir süre emmesine izin verildikten sonra hiç acıma gösterilmeden aynı akıbetle buluşturuldu diğerleri gibi o da. Fakat küçük çocuğun kafatası tam gelişmediği için yani yumuşak olduğu için neredeyse kafasının yarısı parçalandı. En son paket de masanın üzerine yerleştirildi. Kare tamamlanınca tabancasını koltuğunun altındaki kılıfa yerleştirmekte olan esmer kadın paketleri göstererek, "Bunları da diğerlerinin yanına atın, zaten bu seferki öyküden hiçbir şey anlamadım," dedi.

Sıratköprüsü.
Dört kapılı odanın içi alabildiğine insanla doluydu her yaştan. Odada artık adım atacak en küçük bir boşluk kalmamıştı. İçerdeki insanlar zorla nefes alıyordu. Bazıları dışarı çıkmak için kapılara yüklendiyse de kapıların açılmasına olanak olmadığını anlayınca denemelerden vazgeçtiler. İnsan vücudundan yayılan sıcaklık daracık odanın havasını iyice ısıttı, zaten oksijen de azalmıştı, üstelik kışlık giysileriyle duruyordular odanın içinde; kimi kaban giymiş, kimi de paltoyla duruyordu. Duvarlar üstümüze geliyor! Evet duvarlar üstünüze geliyor, her yandan çığlıklar yükseliyordu. Hareket eden duvarlar insanları birbirine bastırıyordu. Birbirlerinin kemiklerini vücutlarında hisseden insanların, giderek eziliyordu kemikleri. Odanın duvarları dört yandan devasa preslerle sıkıştırılıyordu, ancak hangi amaca hizmet ettiği bilinmiyordu bu işlemin. Fakat insanlar iyice iç içe geçtiler, bazılarının kaburgaları kırıldı, bazılarının kolu bacağı, bazılarının iç organları ezildi. İç organları ezilenlerin hemen hemen hepsi kısa bir zaman sonra öldü. Bazıları kendini kurtarmak için diğerlerinin üstüne basarak tavan seviyesine çıkmaya çalışıyordu, zira orada daha fazla yer vardı. Feryatlar dinmek bilmiyordu, çoğu Allah'a yalvarıyordu, bir kısmı ise sadece ağlıyor ve acıdan bağırıyordu. Duvarlar öylesine sıkışmıştı ki artık insanların yarılan karınlarından iç organları dökülmeye, parçalanan kafalarından beyinleri dökülmeye, kanları oluk gibi akmaya başladı. Diğer insanların tepesine çıkan birkaç kişi hâlâ daha ölmemişti, son ana kadar can havliyle ölümden kaçıyordular içgüdüsel olarak. Yaşamlarının anlamsızlığını ya da bir gün zaten öleceklerini düşünemiyorlar şimdi her zamankinin aksine. Aslında korktukları tek şey acı çekmek; ne cenneti düşünebiliyorlar ne cehennemi; ne ölümden sonra ne olduğunu ne sevdiklerini; ne bu işlem için alacakları parayı ne altlarında ölü olarak yatan ya da can çekişen diğer insanları; ne de olsa onlar da insan ve yaşamak için öldürmeye bile razılar… Aynı diğer hayvanlar gibi.

Başa dön

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics