[Öykü]"Böcek" - Hasan Uygun"YARATICI BİR ÖLÜM ŞEKLİ"Kafka'nın Gregor Samsa'sına sevgiyle… Harrrk-tuhhh! Sokağa düşen ilk balgamın sesi, mahalle camiinin minaresinden uykusuz kulaklara dolan saba makamındaki yakarışın ardından sabahleyin duyulan ilk insan sesi oluyordu genellikle o mahallenin sokaklarında. Tıpkı şehrin buraya benzer diğer pek çok mahallesinin sokaklarında olduğu gibi. Yine gündüz ile gece ayrımının tamamen ortadan kalktığı, uyku haliyle uykusuzluğun, yorgunlukla dinçliğin, hasta olmakla iyi olmanın iyice birbirine karıştığı, kısacası içinde bulunduğu hayatın en edilgen ruh hallerini yaşadığı günlerden birindeydi. Uyumak için yatağa her uzandığında, saatlerce dönenip duruyor, olmadık hayaller kuruyor, yaşanmadık korkulara gark oluyor, sonra güzel rüyalar görmek için umut ediyordu; ama bütün çabası nafileydi tabii ki; hatta bütün bunlar uykuyu belirsiz bir uzaklığa gönderirken kısa uyuma anlarında da boğuştuğu kâbuslardan kurtulamıyordu. Bir süredir, yapmak istediklerini kafasında belli bir düzene koymaya çalışmaktan, yapmaya daha sonra niye zaman bulamadığı konusunda olmadık hayretlerle saçını başını yolarken, bir yandan da daha sonra hiçbirine geri dönememenin ıstıraplı ruh hali içindeydi. Bir yandan en olmadık başarı özlemleriyle en olmadık hayalleri kurarken bir yandan da çalışma disiplini konusunda yüklendiği motivasyonunun, güneşe bırakılmış buz gibi anında eriyip gitmesine şaşırıyor, kendisine karşı olan saygısı konusunda derin şüphelere dalıyordu. Karşısında, üzerindeki kurumuş kan izlerinde kara sineklerin cirit attığı, yer yer küçük beyaz kurtçukların kaynaştığı ve günden güne büyüyen habis bir yara vardı. Öyle alelade bir yara değildi bu. Ne bir vücuda ne de nesneye aitti. Yatak odasının tavanında öylece boşlukta şişip duruyor, içinde irin biriktiriyordu durmadan. Belki de bu yüzden uykunun esaretinden korkuyor, üzerine her an boşalabilecek bu yaranın irininden korunmaya çalışıyordu. Uyumak için yattığında sabah saat altı sularıydı. O gün yine güneşin doğmasını beklemiş, sabah ezanını ve şehrin uğultusunun neredeyse diner gibi olduğu o saatlerde sanki bir kır evindeymişçesine serçelerin, kargaların, kumruların huzur veren seslerini dinlemiş ve otuz yıllık sigara tiryakisi Kahveci Salih'in ilk okkalı balgamının yere bir "iki buçuk"luk gibi yapışma sesini duymuştu. Kahveci Salih'ten sonra konfeksiyon işçisi Hamit'in, matbaa işçisi Mehmet'in, servis şoförü Mahmut'un balgam sesleri karışmıştı sokağa… Açılan kepenk seslerinin, arabaların motor seslerine karışmaya, sokakta ilk simitçi, poğaçacı seslerinin yükselmeye başladığı dakikalarda ise gözleri, göz kapaklarına yenilerek kapanmış esir düşmüştü uykunun avutucu kollarına. Uyandığında, ter içindeydi. Ama bu artık alışılagelmiş kâbuslarının sonucu oluşan bir ter değildi. Kavurucu ağustos güneşinin perdeleri delerek içeri girdiği, fırın gibi yanan duvarların evin içini neredeyse cehenneme çevirdiği öğle saatlerinin bunaltıcılığıydı, onun böyle duştan yeni çıkmışçasına ıslak bir şekilde uyanmasına neden olan. Sokaktan belli belirsiz bağırtılar, küfür sesleri doluyordu açık olan pencereden evin içine. Sokak ortasında birileri kavga ediyordu yine anlaşılan. Ana, avrat, karı, kız, bacı; sik, göt, am; kokoş, pezevenk, yavşak, kahpe, kaltak, orospu çocuğu, göt veren kelimeleri havada uçuşuyordu adeta. Etrafta kadınların, kızların, küçük çocukların olması kimsenin umurunda değildi sanki. Belli ki sıcak beynine vurmuştu insanların. Patlamak için herkes küçük bir kıvılcım arıyordu herhalde. "Eyvah! Toplum olarak delirmenin eşiğine geldik galiba" diye düşündü elinde olmadan. Evin, bir sokak ötesinden ise bir gösteri yürüyüşünün sloganları duyuluyordu zaman zaman… Taze sıkılmış biber gazı kokusu genzini yakıyordu durmadan. Sokak satıcıları bütün pervasızlıklarını kuşanmış, megafonlarının seslerini sonuna kadar açıp bir şeyler satmaya çalışıyorlardı kavurucu güneşe aldırmadan. Tam bir curcunaydı yani dışarısı. Peki ya içerisi? Birkaç saat uyumuştu eni konu. O yüzden kalkmak konusunda kararsızlık içindeydi. Biraz daha uzanmak, dinlenmek istiyordu bir yandan da. Ama bunaltıcı sıcak yatmasına izin vermeyecek gibiydi. Kaç zamandır uyandığında bir yerlere yetişme telaşını unutmuş, sırf bu yüzden de yataktan çıkamaz olmuştu. Uyku değildi zaten onu yatağa bağlayan. Kendini en yorgun hissettiği anlarda, uyku eşiğini aşmaya yakın bir yerlerde biraz olsun gözlerini kapağında, hemen tavanda büyümekte olan irinli yara gözlerinin önüne geliyor, kurtulamıyordu bir türlü bu derin saplantıdan. Sadece biraz vücudunu dinlendirmek, düşünmek için güç toplamak istiyordu; o kadar. Bir çıkış yolu bulmak, yeniden sokağa dönmek istiyordu elinde olmadan. İstemsizliğin bulanık sularında kulaç atmaya çalışırken, neden hâlâ boğulmadığına da şaşırıyordu tabii bir yandan. Ve artık, olur olmaz zamanlarda içinde beliren o amansız bulantı; sanki bütün vücudu koca bir mideye dönüşmüş gibi öylesine katlanılmaz, öylesine boğazından ağzına dolacak boyuttaydı ki, kusacağı safranın evin içine sığmayacağından korkmaya başlamış, sırf bu yüzden sokağa çıkmanın kaçınılmazlığıyla yüzleşmek zorunda hissediyordu kendisini. O da pekâlâ sokaktaki herkes gibi ana avrat küfredebilir, yerlere tükürebilir, kaldırımda karşılaştığına omuz atabilir, kalabalık yerlerde önündekileri ite kaka yürüyebilir, çöplerini yerlere savurabilir, parklarda tek tük kalmış çiçeklerin taze goncaları fütursuzca koparabilir, bu yetmezmiş gibi hiç düşünmeden üzerine basıp çiğneyebilir, sokak lambalarına taş atabilir, üst geçitlerin camlarını kırabilir, asansörleri tekmeleyebilir ya da herhangi bir parkın kuytu bir köşesine sinip, birbirine sarılmış iki sevgilinin ne zaman iş bitireceğini dört gözle bekleyebilir, hatta yanından geçen kadınların hepsine potansiyel orospu muamelesi çekip; "Uff yavrum, nerde büyüttün o götü, herkese şapır şupur bize gelince yarabbi şükür" vb kelimeleri hiç düşünmeden ardı ardına sıralayabilir; bir gün kahvede, çifte jokerle okeye dönerken, oyun arkadaşlarından birisinin bacısı hakkındaki bir söylentiyi dillendirmesi üzerine, bıçağını çekip oracıkta arkadaşını hacamat ettikten sonra da eve gidip kız kardeşini de öldürerek namusunu temizleyebilirdi. Bütün bunları yapmak için herhangi bir erdem, ahlak kuralı, toplumsal aidiyetlik, arkadaşlık, vefa; ar, haya, utanma duygusu gerekmiyordu. Sadece yapmak yeterliydi. O zaman belki o da içindeki safrayı boşaltıp bulantısını giderebilir, hatta tavanında asılı duran irinli yarayı bir daha hiç görmeyebilirdi. Ama artık yataktan kalması gerekiyordu. Çünkü sıcak dayanılmazdı. Bir duş almak, kendine gelmek sonra da bir çalışma planı çıkarmak zorundaydı. Uğranılacak yerler, telefon edilecek arkadaşlar, selam verilecek şahsiyetler, önemlisi aylardır ödenmeyen kira, limiti dolmuş kredi kartları, tam takır olmuş bir buzdolabı ve mutfağın lavabosunda haftalardır biriktirdiği bulaşıklar vardı. Bütün bunların bir tanesi için bile hemen kalkmaya değmez miydi! Bırakın kalkmayı, kıçına iğne batmışçasına can havliyle fırlaması gerekiyordu yataktan ya, nereden başlayacağını bilemiyordu. Bir öyküye giriş yapabilirdi mesela, ama öykü için yeterince malzemesi birikmediğini, konunun henüz olgunlaşmadığını, karakterlerinin yerine oturmadığını, diyaloglarının belirginleşmediğini düşünüyor o yüzden erteliyordu kaç aydır öykü yazmayı. Bir şiir olabilir miydi mesela? Şöyle içinde kıtır kıtır sevgi kırıntıları barındıran, vıcık vıcık aşk soslu, salya sümük ağlamaklı bir şiir. En isyankâr duygulara hitap eden, en uç noktalara götüren, en yardıran cinsinden… I-ıhh! Peki o zaman bir deneme yazısı. Ama ne üzerine yazacaktı. Konu bulmak bir yana nerede yayınlatacaktı. Hadi yayınlattı diyelim, peki para alabilecek miydi? Ya okunacak kitaplar, çıkarılacak notlar, gözden geçirilecek bilgiler… Son yıllarda roman iyi para kazandırıyordu mesela. En iyisi bir romana girişmekti. Şöyle birkaç yüz sayfalık, ele avuca gelir bir şey. Bol aksiyon, bol diyalog, sıfır duygu! Bir iki felsefi söylem, beylik birkaç alıntı, biraz bilgi kırıntısı, biraz da kelime oyunu… Bu düşünceler içinde duşun altına girdiğinde mutfaktan gelen hışırtıyı hiç işitmedi bile. Tam başını sabunladığı anda suyun kesilmesi ise artık bardağı taşıran son damlaydı. O anda içinde bulunduğu çaresizlikten ötürü neredeyse ağlayacak haldeyken, yine tüm olumsuz kurgular tekrar beynine üşüşmüş, kıstırıldığı çıkmazın paniğiyle en olmadık şeyler düşünmeye başlamıştı. Çokça kurguladığı bir şey vardı mesela. Eğer bir gün gerçekten bu sefil yaşamı sürdürmekten vazgeçerse, ki bu da çok sık düşündüğü konulardan biriydi, müthiş bir final yapmak istiyordu. Yaratıcı bir ölüm şekli. Ve alabildiğine şiddet yüklü. Ve bir o kadar da nefretle! Önce kafasını olabildiğince geriye doğru itip sonra da ani bir hareketle, alabildiğine bir kuvvetle ileri doğru iterek banyonun fayanslarında beynini patlatmak! Olmazsa bir daha. Bir daha… bir daha… Aynaya bakarken fark ettiği, sakalında kalmış son şampuan köpüğünü de havlusuyla iyice kuruladıktan sonra tekrar yatak odasına geçti. Bornozunu yatağın üzerine fırlatıp gardırobun karşısında durdu. Anadan doğma, sivil haline baktı bir süre gardırobun aynasında. Atletik bir vücudu vardı. Biraz da seksi olduğunu düşündü. Böyle bir vücudu arzulayabilecek kadınları düşündü sonra. Ve uzun süredir seks yapmadığı geldi aklına. "Seks" diye düşündü, "insanı sorunlarından gerçek anlamda uzaklaştıran en iyi eylem." Cinsel birleşme ânının tutkusu, insanın kafasında seksin dışında bir duygu bırakmıyordu. "Tavşanlar gibi sık sık düzüşsek," diye mırıldandı "daha az sorunumuz olurdu herhalde." Hiç giyinmek gelmiyordu içinden. Hem zaten giyinmek için de temiz bir şeyler gerekiyordu ya, onun için de bir süre karıştırması gerekecekti gardırobu. Bir süre daha gardırobun karşısında öylece dikilip durdu; çıplaklığını izledi aynasında. Şimdi bu şekilde sokağa fırlasa, mahallede şöyle bir iki sokak turlasa, belki hâlâ devam etme ihtimali olan gösteriye katılsa, hatta daha sonra da ana caddeye çıkıp otobüse binmeye kalkışsa ne olurdu mesela! "Delirmiş mi," diyeceklerdi. Evet evet kafayı sıyırmış. Vah zavallı vah! Ya da yuh sesleri… Korkarak, irkilerek kaçışan kadınlar, meraklı gözlerini dikmiş çocuklar; tekme tokat, karga tulumba, bin bir küfür arasında onu etkisiz hale getirmeye çalışacak olan erkekler. Ne cümbüş olurdu ama! Bir gün bunu da yapmayı çok istiyordu mesela. Karnının guruldadığını hissettiğinde bir şeyler yemesi gerektiği geldi aklına. Öyle ya, bir kahve suyu koyabilirdi mesela ocağa. Atıştırırdı bir şeyler kahveyle. Nasıl bir metaformoza tanık olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu. Ne olurdu sanki görür görmez indirseydi kaşığı hayvanın kafasına. Tıkasaydı lavabonun deliğini ya da. Yoksa halüsinasyon mu yaşıyordu. Tabii ya gözleri oyun oynuyordu işte onunla. Evet mutfak da yeterince kirliydi. Bulaşıklar birkaç haftadır yıkanmamıştı; yani bir böceğin gelmeyi seçeceği en uygun mekân burasıydı aslında. Artık böcek koca kütlesiyle lavaboya sığamıyor, mutfak tezgâhının üzerinden yere atlamaya hazırlanıyordu. Hangi süre içinde bu kadar büyümüştü bu hayvan! Bir türlü aklı almıyordu. Onunla konuşmayı denese, bir faydası olur muydu acaba! Belli ki bu alelade bir böcek değildi. Belki tanrı tarafından gönderilmiş bir işaret bile olabilirdi. Ama ne işaret! Kara korkunç bir işaret! Bir ortaçağ büyücüsü gibi, uğursuz, sefil! Yerdeki böceğin kütlesi neredeyse artık onun boyuna eriştiğinde belki çırılçıplak değil; ama korku ve tiksintiyle sokağa fırlamak istedi bir an. Fakat orada sabit bir şekilde durması için emredilmişçesine kımıldayamıyordu bir türlü. Zaten böcek kaşla göz arasında artık onun da boyunu aştıktan sonra olan bitene büsbütün tanıklık etmek adına, mutfakta kalmaya karar verdi. Belki de bu uykularını kaçıran, yatak odasının tavanında asılı duran yaradan başkası değildi. Peki hangi zaman dilimi içinde lavabonun deliğine akmış sonra da bir böceğe dönüşmüştü? Bu konuda da hiçbir fikri yoktu. Ve içinde beslediği yaranın patlamasına izin vermekten başka çare yoktu. Şu ya da bu şekilde. Zamanı gelmişti demek. İçinde boğulacağı irin belki düşlediği bir ölüm şekli değildi; ama ölmek ölmekti işte! Ne fark ederdi ki! *** Bir hafta sonra apartman sakinleri evin içinden dayanılmaz pis bir kokunun etrafa yayıldığını hissettiklerinde derhal polise haber verdiler. Polis kapıyı kırıp içeri girdiğinde ise evin mutfağında, boylu boyunca yerde, şişmiş mosmor bedeniyle yatan, üzerinde beyaz beyaz kurtçukların kaynaştığı ölüyü gördüler. Savcı yaptığı incelemede maktulün neden ve nasıl öldüğüne dair hiçbir ipucu bulamadı. Ortak kanı ise, maktulün doğal yollardan öldüğüydü. |



Onların hiç mevsimi olmadı...