[Deneme]"Buzul Çağının Virüsü’nde Bir Dönemin Panoraması" | Tuğçe Ayteş"GEREKİRSE SİLERİM GÖZYAŞIMI" “Uçtum gene, o hiçbir doluluğa sığmayan boşluğa. Lambalar yakılmalı değil mi içimde? Korkma büyüt alevi, 'niçin'iyle başbaşa kalsın, sürdüremez olsun yanıtsızlığını." Bir edebiyat yapıtı toplum için mi yazılır, sanat için mi? Dil ve biçime mi önem vermeli yoksa içeriğe mi? Edebiyatın en hararetli tartışmaları genelde bu sorular üstüne döner. Gerçi argüman olarak bakarsak bu sorular yanlış ikilem yanılgısını barındırırlar, çünkü üçüncü bir ihtimali göz önünde bulundurmazlar. Bir edebiyat yapıtı pekâlâ bir yandan dil ve biçimde devrim yaratırken diğer yandan da toplumsal gerçekleri yansıtabilir. Usta bir yazarın kalemiyle her şey mümkündür. Vüs'at O. Bener de kesinlikle o yazarlardan biri. Vüs'at O. Bener, '50 kuşağı öykücülerimiz arasında anılır. Ama edebiyatımıza iki değerli roman da katmıştır: Bay Muhannit Sahtegi'nin Notları ve Buzul Çağının Virüsü. Vüs'at O. Bener, aynı dönem yazarlarından (ve de bir önceki dosya konumuz olan) Bilge Karasu gibi anlatının sınırlarını zorluyor. Ancak Bilge Karasu'da toplumsallık ve tarihsel arka plan daha örtük olarak yer almakta. Bundan, Vüs'at O. Bener'in romanlarının kendini kolayca ele verdiği anlaşılmasın. Bu yazıda esas alınacak romanı Buzul Çağının Virüsü, (Vüs'at O. Bener'in kendi hayatından bir aşk hikâyesinin yanı sıra) Demokrat Parti'nin kurulmasından kapatılmasına kadar geçen dönemi, bu süreçte yaşanan olayları, köylüsü kentlisi, kadını erkeği, genci yaşlısının gözünden birkaç sayfalık hikâyeler halinde anlatıyor ve kesinlikle tek okumayla kavranabilecek bir kitap değil. İlk okumanın ardından akılda kırgın bir aşk öyküsü kalırken, en az ikinci okumadan sonra metin gitgide açılıyor ve bir dönem panoramasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. '50'li yılları yaşamamış okur için çaba gerektiren bir eser Reyhan Tutumlu'nun “Vüs'at O. Bener'in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım” adlı tezinde, Buzul Çağının Virüsü hakkında tezin adından da anlaşıldığı üzere anlatıbilimsel bir bölüm bulunuyor. Ancak yukarıda da görüldüğü gibi, dönemin olaylarından romanda bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak sık sık bahsediliyor. Bu nedenle '50'li yılları yaşamamış ya da o yıllar hakkında bilgisi olmayan bir okur için zaten yoğun çaba gerektiren bu edebi eser iyice muğlâk hale gelebilir. O yüzden romanla anlattığı dönem arasında, giriş mahiyetinde paralel bir değerlendirme yararlı olacaktır. “Yeter, söz milletin” 1945 yılında gerçekleşen Tan Olayı romanda kendine fazlasıyla yer bulur. Demokrat Parti'nin kurucuları, başlarda Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel'in öncülüğünde çıkarılan sol görüşlü Tan gazetesine yakın durmaktadırlar. (İlçe örgütünün kuruluşu esnasında Savcı Kemal'in de görüşleri bu yöndedir.) 4 Aralık 1945 yılında muhalif gazeteye tavır alan bir grup gazete binası önünde toplanır. Protesto büyür, önce Tan gazetesi, sonra Yeni Dünya, Fransızca çıkan La Turqie gibi yayınlar yağmalanır. Bu olaydan sonra Demokrat Parti'nin Tan gazetesi çevresiyle yakınlığı noktalanır. “'Tan gazetesi okur muydunuz?' Vış! Nasıl da izlenmişiz. Rengim attı bayağı. Tan Basımevi'nin yakılıp yıkıldığı haberi ulaşır ulaşmaz, kesip sakladığım 'hodri meydan'lı yazıları, ince kıyım yırtıp atmıştım helâ çukuruna. Abone de değildim.” (s. 116) “'Sabiha Zekeriya Sertel'in yazılarını da beğeniyordunuz herhalde?' Tamam, kesin kanıt var elinde, gammazlayan ya da. Ama nasıl olur?” (s. 117) “Tan Basımevi 'nin yerle bir edildiği, Yeni Dünya, LA Turquie gazetelerine, ABC, Berrak kitabevlerine saldırı düzenlendiği günler Mülayim'in anımsattığı. Uyarmış dostlarını Kemal. Herkes evlerine dağılmış, yok etmiş ya da güvenilir yerlere saklamış kitaplarını, gazetelerini.” (s. 125) “Bunlar [hem solcu hem de sağcı politikacılar], aralarından bazıları ciddi iş tutup sivrilmeye kalkışmayagörsün, hemen bir olup canlarına okuyuverirler ötekilerin, hem de bir daha belini doğrultmayasıya. Uzağa gitmeye ne hacet, işte Sertel'lerin başına gelenler.” (s. 167) Tabii şaşırtıcı değildir bu bahisler. Çünkü Vüs'at O. Bener, gerçek hayatta Sertel'lerle arkadaştır ve bu olayları doğrudan gözlemleyebilmiştir. Demokrat Parti, ilk girdiği seçimleri kaybeder. “Fiyaskoyla sonuçlandı çünkü, genel seçimler, suçlanmaktan kurtuldu. Halk Partisi ezici çoğunlukta.” (s. 143) Fakat sonraki seçimlerden umutludurlar. “Birinci raunt önemli değil, sen sonuncuya bak. Yaz şuraya, önümüzdeki seçimde, lehlerine sandıkları seçim sistemi ters tepmezse adam değilim.” (s. 168) Gerçekte “Yeter, söz milletin” sloganı, romanda “Gerçek halk iktidarı” (s. 173, 186) bahsiyle siyasi iddia sürdürülür. “Radyo az önce verdi, seçilmiş Sunay.” Edebiyat zaten başlı başına taraf olmaktır ama Vüs'at O. Bener romanda siyasi açıdan da belirli bir duruş sergiler. (Yukarıda da belirtildiği gibi muhalif aydınlar Sertel'lerle de arkadaştır.) Partide yozlaşmaların başladığına dair çeşitli değindirmelerde bulunur. “… daha tanımadığı yıllarda komünistlerle, özellikle Savcı Kemal Yurdakul'la düşüp kalktığımdan dem vurarak, sapık fikirlerini yaymaya çalıştığımı el yazımla da kanıtlayabilmek, ilgili makamlara duyurmak amacıyla bana bir mektup gönderdiğini de ileri sürüyor.” (s. 53) “Genç karakaş yakışığı müdürlerinin Yönetim Kurulu Başkanlığı koltuğuna birdenbire oturtulmasına şaşırıldı nedense. Oysa, kolalı, çizgili gömleği, her gün değişik giyilen takım elbiseleri, glase, domuz derisi, sivri burunlu iskarpinleri, kravat seçimindeki tartışılmaz beğenisi, akıl, bilgi yoksunu, ama adı kurt politikacıya çıkmış bir milletvekilinin yeğeni olması, odasından eksik olmayan kart kahkahalar, böyle birkaç basamaklı yükselme için yeterli öğelerdi, kulağı kesik, memur eskileri açısından.” (s. 100) “Kalk git yanına, kırdık şeytanın bacağını, ama 'rüşvet değildir deyu' almazsa selamını, günah gider senden.” (s. 156) 1960 yılında olağanüstü yetkilere sahip olan Tahkikat Komisyonu oluşturulur. Vüs'at O. Bener'in roman karakterlerinin bu komisyonun etkinliklerini onaylamadıklarına tanık oluruz. “Yukarıda da, kimlik cüzdanı örneğinden alınmakla sanki doğal karşılanması gerekirmiş gibi, dinim, mezhebim soruluyor. Hey gidi ordinaryüs Anayasa'mız. 'Olur mu böyle olur mu…' Milli Birlik'çiler kulaklarınız çınlasın. Benim dinimden, mezhebimden size ne? Enelhak! var mı bir diyeceğiniz. Tanrıtanımaz'mışım, ne biliyorsunuz, belki, 'O' beni tanıyor! Laik devlet anlayışı nerede kaldı?” (s. 176) “'Uyan kardeşim, uyan! Neler oluyor çevrende bir bak. McCarthy 'cilik dönemi Amerika'sında sorulurdu insanlara böyle sorular…'” (s. 187) “Genel Müdürlük'çe onaylı yönetmeliği buldum… 'Yöneticiler hakkında güvenlik soruşturması yapılır.' Nasıl? Belli değil. Yönetici tanımı? Hak getire… 'Genel Müdürlük, Savunma Sekreterliği'nin gerekli göreceği her türlü bilgi ve belgeyi vermek ve sağlamakla yükümlüdür.' Her türlü. Söz gelimi, memurların karılarıyla haftada kaç kez yattığı sorulabilecek, yanıt istene bilecek. Anlaşıldı, bu maddeye dayanarak o bildirgeyi dağıttılar.” (s. 193) Böylece parti adım adım sona yaklaşır. 27 Mayıs 1960'ta partinin siyasi hayatına son verilir. 27 Mayıs Darbesi, Cemal Gürsel tarafından ilan edilir. “Devrim günü yedek subaylığından kalma asteğmen üniformasını sırtına geçirip barikatları rahatça aşarak bize gelmiştin, üçümüz sevinçle kucaklaşmış, ağlaşmış, bağırışmıştık galiba, kaşına yıktığı fiyakalı şapkasını daha göremediğimiz Cemal AGA'nın [Cemal Gürsel] hülyalı, içli sesinden ilk bildiri yayımlanırken.” (s. 18) Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu idam edilir; Celâl Bayar'la Refik Koraltan dahil on bir kişinin idam cezası ömür boyu hapse çevrilir. Bu olayların sonrasında, Cemal Gürsel iki kere cumhurbaşkanı seçilir. Parti dağılınca romanda da yakın arkadaşlar birbirinden kopar. Osman tutuklanıp bırakılır, Kemal de Manisa Akıl Hastanesi'nde ölür. “Kemal, akıl hastanesinde can vermiş. Tastamam ona göre. Sözde yüreklisinden, korkağına tek tek kıstırılıp ölümden beter edildi, onlarca dikkafalı sayılanların çoğu, köstebekleştirildiler.” (s. 86) Hayat bir şekilde devam eder. Eski dostlar yıllar sonra yeniden karşılaşır. “Az buz değil, yirmi sekiz yıl sonra, değil mi Metin, aniden karşılaşınca.” (s. 181) Artık yaşlanmışlardır, partiler ve kadroları çoktan değişmiştir. Romanın geçtiği dönem hakkında bir ipucu da Cemal Gürsel'in yerine Cevdet Sunay'ın cumhurbaşkanı seçilmesidir. “Radyo az önce verdi, seçilmiş Sunay.” (s. 204) “Cinsiyyet Mes'elelerimiz” Yazar da adeta bizi böyle bir gözlem yapmamız için desteklemiş. “Ama sıkı durun, biraz daha sabredin lütfen, zira on yıl kadar kısa bir süre sonra, toplumun bilisizliğine ışık tutacağı muştulanan Cinsiyyet Mes'elelerimiz adlı yerli yapıt, inanıyorum ki, çölde kaynak bulmuşçasına susuzluğumuzu dindirecek, devasız derdinize derman olacaktır.” (s. 45) Tam bu siyasi ortamın ve “cinsiyet meselelerinin” ortasında, akla hayale gelmeyen şey, Doktor Doğan'ın karısı ile Osman Yaylagülü'nün yasak aşkı ve ilişkisidir. İmkânsız bir çift gibi görünürler. Osman'ın taktığı ismiyle Viola, kentli ve eğitimli bir kadındır, eşi de (Osman' la Viyola 'nın deyişiyle Prens) çok modern bir erkektir. Osman ise taşradan gelmiştir ve Viola kadar eğitimli değildir. Ama ikisi de birbiri için değişmeye çabalarlar. “'Ben köylüyüm. Kuşkucuyum, dayanıklıyım Viola, bilesin.' 'İncelmişliğiyle övündüğünü sanan bir köylü… Umurumda değildi, bana ne gözle bakacağın, saftım, tertemizdim, çünkü sen saftın, tertemizdin.'” (s. 123) Mektuplaşmalarında Osman Fransızca parçalamaya, şiir yazmaya, ünlü yazar ve şairlerden alıntı yapmaya uğraşır. İkisi de mevzuyu açtıkları arkadaşları tarafından eleştirilir. Viola, bir “köylüyü” tercih ettiği için, Osman da köylü olduğu halde kentli gibi davranarak sevgilisinin gözüne öyle girmek istediği için. “Sen bile kalkmış, Viola diye bir ad takmışsın. Menekşe desen, âdi kaçardı değil mi ya! Çoğu hizmetçi, gündelikçi kadın adıdır çünkü Menekşe. O da ayılmış bayılmış buluşuna! Türk kaşığıyla Fransız boku karıştırmak derler buna!” (s. 168) İki âşığın arasındaki bilinç farkı zaman zaman gün yüzüne çıkar: “'Senin çocuğunu doğurmak istiyorum!' Sevişmenin koptageline yaklaşıldığında, beni amacına yönlendirmeye çalışıyor böylece. Duruldum, kendime getirildim işte, dalına basılmış, yalnızım gene. Benim kopyam yok anlaşıldı mı? Olamaz! Seni döllemişler, isteyerek döllenmişsin, yetmiyor mu!” (s. 153) Osman, Viola'nın yanında hissettiği zayıflıktan zaman zaman korkar. “'Viola! Çok fena! Niye oldu! Neden zayıfladım bu kadar. Ben…'” (s. 148) Ateşli buluşmalar ve mektuplaşmalar küçük bir beldede bu ilişkinin duyulması ve âşıkların ayrı kentlere taşınmasıyla son bulur. (Bu ilişkiyi kocasını aldatan, küçük bir yerleşimde adı çıkan, âşığının kültür farkını fazlasıyla duyumsayan Viola noktalamaz, son söz Osman'dan çıkar.) İkisi de kendi hayatlarını sürer. Yıllar sonra, Viola'nın dayısı Ahmet Samim Alanyalı aracılığıyla tekrar mektuplaşırlar ve hatta buluşurlar. Viola'nın ölümünden sonra kızı Ferda da “Osman Amca”sıyla görüşür. Tarihin tekerrürden ibaret olduğu bir daha gözler önünde… İlk okumada kendini fazla ele vermeyen bu roman, ikinci okumadan sonra size içini dökmeye başlıyor. Arka arkaya farklı zamanlar ve farklı kişilerle devam edilen serüven son sayfada “Gerekirse silerim gözyaşımı” diyerek bitince o çalkantılı yıllarda Osman' la Viola 'nın (diğer bir deyişle Nijat'la Şükûfe'nin) hüzünlü aşk hikâyesindeki gibi buruk bir tat bırakıyor. Vüs'at O. Bener'in usta kaleminin verdiği hazzın yanında tabii. Dipnotlar: ~~~ |

