[Öykü]"Namaz" | Ruhşen Doğan Nar"YANLIŞ CEZASIZ KALMAZ"Bodruma giden mermer merdivenleri inmeden önce karısına seslendi Ahmet Efendi: Ahmet Efendi kırk yıllık eşine on küsur yıldır hâlâ bodruma girmemesi gerektiğini anlatamamıştı. Defalarca ona bodruma inmesinin yasak olduğunu söylemesine rağmen karısı hemen her fırsatta oraya girmeye çalışıyordu ve Ahmet Efendi de bu yüzden bodrum kapısını sürekli kilitli tutuyordu. Kapının anahtarını ise boynunda kolye olarak taşıyordu. Kırk yıllık eşinin kalbini kırdıktan sonra elli yıllık mahalle ve kahve arkadaşı Hasan'la bodrum kapısına yöneldi. Boynundaki kolyeyi çıkarıp ucundaki özel anahtarı kilide soktu. Bu arada bodrum kapısının çelikten olduğunu ve kilit sisteminin de epey özel ve bir o kadar da pahalı olduğunu söylemeden geçmeyelim. Kapı açılırken en küçük bir ses dahi çıkarmadı. Çünkü Ahmet Efendi geceleri de sık sık oraya gittiğinden kapının gıcırdayıp eşini uyandırmaması için düzenli olarak kapıyı yağlardı. İçeri girerlerken Hasan ‘bismillah' deyip girdi. Mahallede Ahmet'in emekli olduktan sonra yaptırdığı bu bodrum katında büyücülük yaptığı dedikoduları vardı. Söylentilere göre bazı geceler onun evinden habis çığlıklar geliyordu. Aslında duydukları Ahmet Efendi'nin eşi Pakize Hanım'ın iflah olmaz horultularıydı. Ama bilirsiniz mahalleli her zaman bire bin katar. Hasan korku ve merak içinde karanlık odada beklerken cadı filmlerinde gördüğü içlerinden devamlı buharlar çıkan farklı şekillerde şişeler, içinde ne olduğunu sadece sahibinin bildiği tozlu kutular ve odanın ortasında siyah, koskocaman bir kazan bekliyordu. Ama odanın sensörlü lambası yanar yanmaz gerçekle karşılaştı: Oda beklediğinden çok daha büyüktü, ilk başta onu bu şaşırttı. Bodrum katı dendiğinde hep küçük ve basık bir oda aklına gelmişti. Aklındakiyle karşısındaki arasında dağlar kadar fark vardı. İkinci olarak odanın sağ köşesinde bulunan yüzlerce kitaplık kütüphane gözüne takıldı. Kitaplar son derece düzenli bir şekilde raflarda sıralanmış kitap kurtlarını bekliyorlardı. Ve son olarak odanın ortasında duran ve üstünde dantelli bir örtü bulunan ne idüğü belirsiz makineyi gördü. Hasan ilk olarak kütüphaneye yöneldi: Eline aldığı kitabı yerine bıraktıktan sonra makineye döndü. Henüz birkaç adım atmıştı ki Ahmet önüne geçip uyardı: “Demek emekliliğinden beri bunun üzerinde çalışıyorsun?” Ahmet gülümsedi: Ahmet makinenin üstündeki bembeyaz danteli kaldırıp özenle katladı. O sırada kapı çalındı: “Karımı böyle kandırıyorum. Yukarı çıktığımızda ağzından bir şey kaçırma, olur mu?” İkisi de gülümsedi. Namazında niyazında olan karısını bodrumda rahatça namaz kıldığını ve Kuran okuduğunu söyleyerek kandırmıştı. Karısı gençliğinden beri dine kayıtsız olan kocasının sonunda gerçek bir Müslüman olacağını ve doğru yola döneceğini düşündüğünden bu bodrum işinden ziyadesiyle memnun olmuştu. Ama yıllar geçip de kocasında hiçbir değişiklik olmayınca şüphelenmeye başlamıştı. Kocası eskisi gibi camiye adımını atmıyor, her zamanki gibi kahvenin müdavimlerinden biri olmaya devam ediyordu. Biraz geç de olsa Hasan'ın bodrumda başka şeyler yaptığını anlamıştı. Bir şekilde orada neler döndüğünü öğrenmeye kararlıydı. “Bizi de Saddam kimyasal füze atacak diye bodrumu kurduğunu söyleyerek kandırmıştın; ama savaş bitti, Saddam'da kimyasal füze olmadığı ortaya çıktı, hatta adam tahtalı köye uğurlandı. Sen yine de saatlerce bodrumda kalmaya devam ettin. Biz de kahve ahalisi olarak senin bodrumda büyücülük yaptığına oy birliğiyle karar verdik,” dedi Hasan. Uzun süredir aklını kurcalayan soruyu nihayet sordu Hasan: Can alıcı suallerden bir diğeri de soruldu: Oturmaları için iki tabure çekti ve ikisi de oturduktan sonra sakin bir ses tonuyla anlatmaya başladı makinenin ne işe yaradığını: Sesini alçaltarak ve yumuşatarak saatlerce sürebilecek bir tartışmaya hazır olan Hasan'a: Tartışmayı kazandığını düşünen Hasan burnu dik bir şekilde: Arkadaşı sağlam kalan birkaç dişini sıkarak kafasını salladı ve kafa sallamasını daha inandırıcı hale getirmek için göz kırptı. Zaman makinesi, daha doğrusu zaman durdurma makinesi, bütün bu sıkıcı konuşmaya ne yazık ki kulak misafiri oldu. Elinden gelse kulaklarını kapatacaktı. Mucidi, makinenin fişini prize soktu. Makineden garip sesler gelmeye başladı. Sigara tiryakilerine özgü derinden acı acı öksürüyordu alet yığını. Hasan birisi sırtına vurup helal dese sesi kesilir mi, diye düşünürken; Ahmet makinenin kafasına birkaç sert yumruk attı ve sesler bir anda kesildi: *** Mucidimiz, oklava sapından yapılmış makine tetikleyicisini aşağıya doğru çektikten sonra Hasan'a bağırıp makinenin arkasından çıkan iki uzun örgü şişinden birini tuttu ve şöyle dedi: Cümlesinin sonu makineden çıkan ve dana böğürtüsünü hayli anımsatan seslerden anlaşılamadı. İki kafadarlar korkudan gözlerini kapatıp bildikleri tüm duaları okumaya başladılar. Ancak o kadar az dua biliyorlardı ki iki dakika sonra gözlerini açmak zorunda kaldılar. Ahmet'in son model icadı, rezistansı bozulmuş çamaşır makinesi gibi yerinde durmayıp titreyerekten hareket ediyordu. Eğer bu olay on saniye daha sürseydi ikisi de aletin patlamasından korkup oradan sıvışacaklardı. Ama birkaç saniye sonra ortalığı gözleri kör eden yeşil bir ışık kapladı ve makine aniden durdu. Ahmet ve Hasan yüzlerine aynı anda onlarca flaş patlatılmış gibi afallamışlardı. Her ikisinin de gözlerinin önünden yıldızlar geçiyordu. Kendilerine gelir gelmez el yordamıyla vücutlarını yokladılar. Eksik yoktu bedenlerinde. “Öldük mü,” diye sordu Hasan. “Eşekler cennetinde miyiz?” Hasan elinin tersiyle göz kapaklarını ovarken Ahmet icadının son halini kontrol etti. Makinede gözle görülür bir hasar yoktu. Daha ayrıntılı bir incelemeyi ise şu anda yapması anlamsızdı. İlk önce zamanın durup durmadığını anlamalıydı. İçgüdüsel olarak kol saatine baktı. Saat durmuştu. Hasan'ın şaşkın bakışları altında onun dede yadigârı köstekli saatini belinden çıkardı ve kapağını açtı. O da çalışmıyordu. “Başardım, başardım,” diye bağırmaya başladı Ahmet. Deli danalar gibi odada koştu, havaya zıpladı, duvarlara yumruk attı, kısacası ne yapacağını şaşırdı. Hasan ise bu sırada hâlâ gözleriyle uğraşmaktaydı. Ahmet, Hasan'ın ellerini gözlerinden çekip tuttu: Cevap arkalarından gelmişti. Uzun, siyah elbiseler içindeki bir adam odada peyda olmuştu. Zaten yaşlılıktan ötürü bağırsak problemi yaşayan Ahmet inceden altına kaçırdı: Bu soru-cevap sırasında odadan kaçmaya çalışan Hasan'ı siyahlı adam bir el hareketiyle durdurdu: Arkadaşının put gibi kaldığını gören Ahmet son kez şansını denedi: İçinden, “Hay anasının…” diye geçirdikten sonra siyahlı adama tekme atmaya çalıştı mucitlerin mucidi. Belki otuz sene önce olsaydı tekmesi hedefine bulabilirdi; ama yaşlılıktan ve yerçekiminden dolayı attığı tekme siyahlıyı sıyırdı. (Gerçi değse bile acıtır mıydı tartışılır) “Bunu yapmayacaktın,” dedikten sonra elini sinek kovar gibi yavaşça salladı ve Ahmet kendini havada uçarken buldu. Makineye çarpıp kıç üstü düştü. Hasan yardım etmek istiyordu ona; ancak yerinden kıpırdayamıyordu, felç olmuş gibiydi. “Sanırım açıklama yapmanın vakti geldi,” dedi siyahlı adam ikisinin de gözlerine baktıktan sonra. “Ben Evren Yasalarını Koruma Enstitüsündenim. Amacımız sizin gibi geri zekâlı insanların evrenin kurallarını bozmasını önlemek. Haddini aşıp evrensel kuralları yok etmeye çalışan insanlara derslerini vermek. Sadece bu boku sizlerin yaptığını sanmayın. Her devirde sizin gibi sözde dahiler aynı gaflete düşüyorlar ve cezalarını çekiyorlar.” Ahmet koşa koşa çıktı bodrumdan. Karısını kulağında bardakla bodrum kapısında durmuş şekilde gördü. Dışarı çıktığında zamanın gerçekten durduğuna kendi gözleriyle şahit oldu. Her şey donmuş kalmıştı olduğu yerde. Zamanı olsa her şeyi izlerdi. Ama hamama gitmesi gerekiyordu. Dört dakika beş saniye sonra hamama ulaştı. Hamamın kapısındaki yazıyı gördüğünde başından aşağı kaynar sular döküldü: “Hayııırrr,” diye bağırırken kendini yine bodrumda buldu. Siyahlı adam, “Kader,” dedi ve parmaklarını ona doğru uzattı. Parmaklarından çıkan alev dalgaları Ahmet Bey'i diğer dünyaya yolladı. Akabinde parmaklarını Hasan'a doğrulttu ve ona da sarımsı bir buhar gönderdi. Hasan ne olduğunu anlamadan bayıldı. Siyahlı adam, “Görev tamamdır,” dedikten sonra ortalıktan kayboldu. Zaman kaldığı yerden gürül gürül akmaya devam etti. *** Pakize Hanım bodrumun kapısını açık görünce ne yapacağını şaşırdı. Bir süre girsem mi girmesem mi diye düşündükten sonra girmeye karar verdi. Bodruma giden merdivenleri inerken yanık kokusunu aldı. Heyecanla adımlarını hızlandırdı. Aşağıda kötü bir şeylerin olduğu içine doğmuştu. Ve odaya ulaştığında acı gerçekle karşılaştı: üzerinden duman tüten parçalanmış bir makine, onun bir metre önünde kavrulmuş kocası ve onun yanında yerde uzanan Hasan. Kadının bodrumdan gelen acı çığlığı bütün mahallenin tüylerini diken diken etti. Hamamın sahibi bile o çığlığı o kadar uzaktan duyabilmişti. Birkaç dakika sonra tüm mahalleli yıllarca merak ettikleri bodruma doluşup felakete şahit olmuş polise haber vermişlerdi. Makine kullanılmaz hale gelmiş, Ahmet çoktan diğer dünyaya doğru yol almıştı. Hasan'a görünürde bir şey olmamış gibiydi. Ancak uyandırdıklarında hasarın beyninde olduğunu anladılar. O günden sonra ruhu huzura kavuşana dek her dakika köstekli saatine bakıp şunu tekrarladı: Ve bu hadise uzun seneler boyunca mahallelin ağzından düşmedi.
|

