[Öykü]"Hedera" | Ayşe Korkmaz*
"PARÇALANIYORUM KOLLARINDA"Kolların diyorum Hedera… Gidiyorum. Yarı ölü bedenimin içinde damar damar gezinen ve beni ben yapan bütün duygularımı köklerimden aşağıya bıraktım. Dallarımı kendilerine korunak seçmiş hayvanlar, daha güçlü bir ağaç arayışına girdiler. Aralarında, uzun yıllar dertlerini dinlediğim, yağmurdan, güneşten, rüzgârdan koruduğum, acılarını ve mutluluklarını paylaştığım dostlarım da vardı. Kuşlar, kelebekler, arılar… Şimdi hepsi ulaşamayacağım kadar uzaktalar. Adım Acer. Kimileri açık renkli olduğum için Akçaağaç, kimileriyse kanatlı meyvelerimi kelebeğe benzettiklerinden Kelebek Ağacı derler. Sarımsı yeşil renkte çiçeklerim, alt yüzeyi tüylü yapraklarım var. Her sonbahar yapraklarımı dökerim. Çıplak, soğuk, korumasız kalır dallarım. Sonra uzun bir kış uykusu başlar. Ölesiye üşüyorum. Sevgilim Hedera, bütün gücüyle soğuk gövdemi sarmalıyor. Ama okşayışları, ölüm meleğinin cilveleri olmaktan öteye gitmiyor. İlk karşılaştığımız gün zayıf bir sürgündü. Bir yandan cılız kökleriyle toprağa tutunmaya çalışırken, bir yandan da ince dalları ve küçük yapraklarıyla dış dünyaya karşı direniyordu. Onu kollarıma almam, hayat mücadelesine katılmam için yalvardı. Yüreğimde bütün dünyaya yetebilecek yoğunlukta bir sevgi vardı. Hedera'yı bundan yoksun bırakamazdım. Üstelik biriyle bütünleşmek, umutlarımızı, hayallerimizi birleştirmekti. Bu da, fazladan güç demekti. Fidanlığa gelen bir grup çocuk konuşurken duymuştum. Keltler adlı eski bir kavmin kullandığı ağaç falına göre Akçaağaç, özgür zekâyı simgeliyordu. Bu burca dahil insanlar, hırslı ve yeni deneyimlere açık oluyordu. Ama ne yazık ki, aşk hayatları çok karışıktı. Acaba bunun nedeni, Akçaağaçların aşkı da hırs haline getirmeleri miydi? Hedera, kollarımda her gün biraz daha gelişip güzelleşiyordu. Ona, doymak bilmeyen bir tutkuyla bağlandım. Topraktan aldığım besinleri onunla paylaşıyor, güneş ışınlarıyla bire bir temasını önlemek için dallarımı yapraklarına siper ediyordum. Bu tutku bana zarar vermeye başlamıştı. O hayatıma girdiğinden beri, dallarım güçsüz, yapraklarım solgun görünüyordu. Hedera, gövdemi bin bir türlü aşk oyunuyla sarıp sarmalamaya devam ediyordu. Hızla büyüyen yaprakları ve çoğalan dalları kısa sürede her karışımı kapladı. Benim de aynı hızla dallarım kuruyup yapraklarım döküldü. Artık ayakta zor durabildiğim için besinlerimi sevgilimle paylaşmayı bıraktım. Kökleri gelişmiş, kendine bakabilecek duruma gelmişti. Yine de bu, iyileşmem için yetmedi. Zayıflamaya devam edişimin başka bir nedeni olmalıydı. Böyle nereye kadar gidecekti? Yoksa ölüyor muydum? Yaşadıklarımı tekrar gözden geçirince, daha önce göremediğim gerçekleri büyük bir hızla fark etmeye başladım. Sevgilimin gözlerindeki şeytanca parıltıyı, her okşayışıyla bedenime yayılan korkunç acıyı… Hedera, gövdemin özsuyunu çalıyordu. Ölüme gitgide yaklaştığım şu anlarda ne ona ne de aşka kızgınım. Lekesiz bir gökyüzü düşlüyorum. Fidanlıktaki bütün canlılar mutlu… Barış ve özgürlük içinde el ele… Hiç kimse birbirini incitmiyor. Hedera sonsuza dek yanımda olsun istiyorum. Ama beni böylesine tüketmeden… "Ah Hedera! Kolların var ya… Göz göze geliyoruz hayal meyal… "Kolların diyorum Hedera… Yeri göğü inletiyor sesim, o duymuyor. Gözleri, gözlerimi delip geçiyor. Kanlar içinde kalıyorum. Akçaağaç aşkın sembolü olacak bundan böyle, zehirli sarmaşıksa ihanetin… Sevgilisine ihanet eden herkes, aşkın doğasına yenik düşüp eninde sonunda kendini zehirleyecek. * Bir Düşe Bağlanmak (Romantik Kitap, 2008) isimli öykü kitabından yazarın izniyle…
|
